Avrasyanın Sesi - Tarafsız Okuma
Reklam

Gazeteci Yazar Yusuf Gül Köşe Yazısı: Kadim Tapınakların Sessiz Dili

Gazeteci Yazar Yusuf Gül Köşe Yazısı: Kadim Tapınakların Sessiz Dili

| | 5 dakika okuma | 83 görüntülenme
Gazeteci Yazar Yusuf Gül Köşe Yazısı: Kadim Tapınakların Sessiz Dili
Paylaş:

Eski çağların tapınakları yalnızca ibadet edilen yerler değildi. Onlar aynı zamanda:

bilgi merkezleri,

gözlem kuleleri,

siyasi güç alanları,

ruhsal eğitim mekânlarıydı.

Mezopotamya’daki büyük tapınaklarda rahipler yalnızca dua etmiyordu. Aynı zamanda:

yıldız hareketlerini kaydediyor,

takvimler hazırlıyor,

tarım zamanlarını belirliyor,

krallara danışmanlık yapıyordu.

Tapınakların mimarisi bile sembollerle doluydu.

Yüksek yapılar:

göğe yaklaşmayı,

ilahi güce erişmeyi,

insan ile tanrı arasındaki bağı

temsil ediyordu.

Eski Türklerde ise doğanın kendisi tapınak gibiydi.

Bir dağın zirvesi, bir nehir kenarı, yalnız bir bozkır gecesi…

ibadet için yeterliydi.

Bu anlayış, Türklerin doğayla kurduğu derin ruhsal bağın en önemli göstergesidir.

SAYILARIN VE SEMBOLLERİN GİZLİ ANLAMLARI

Kadim uygarlıklar sayıları yalnızca matematik için kullanmıyordu. Sayılara mistik anlamlar yükleniyordu.

Örneğin:

3 sayısı → gök, yer ve yeraltını,

7 sayısı → kutsallığı ve tamamlanmayı,

9 sayısı → gücü ve kozmik düzeni

temsil edebiliyordu.

Eski Türk kültüründe:

dokuz oğuz,

dokuz tuğ,

dokuz kat gök

anlayışları dikkat çeker.

Mezopotamya’da ise yıldız sistemleri ve gezegenler belirli kutsal sayılarla ilişkilendirilirdi.

Bugün bile birçok kültürde bazı sayıların uğurlu veya uğursuz kabul edilmesi, bu eski düşüncelerin izlerini taşır.

ATEŞİN KUTSALLIĞI

Ateş, eski toplumların çoğunda kutsal kabul edilmiştir.

Çünkü ateş:

karanlığı yok eder,

soğuğa karşı korur,

yiyecek pişirir,

vahşi hayvanları uzaklaştırırdı.

Fakat zamanla ateş yalnızca fiziksel değil, ruhsal bir anlam da kazandı.

Eski Türklerde ateş:

arınmanın,

temizliğin,

kötü ruhlardan korunmanın

sembolüydü.

Bu nedenle bazı törenlerde insanlar ateşin üzerinden atlar, bunun ruhsal temizlenme sağladığına inanırdı.

Mezopotamya’da da kutsal ateş ritüelleri bulunuyordu.

Bugün Nevruz ve Hıdırellez gibi geleneklerde ateş üzerinden atlanması, binlerce yıllık bu kültürel hafızanın devamıdır.

KADİM İNSANIN ZAMAN ANLAYIŞI

Modern insan zamanı saatlerle ölçer.

Fakat eski toplumlar zamanı:

mevsimlerle,

ayın hareketleriyle,

yıldız döngüleriyle

anlıyordu.

Birçok eski uygarlık için zaman doğrusal değil döngüseldi.

Yani:

ölümden sonra yeniden doğuş,

kıştan sonra bahar,

geceden sonra gündüz

evrenin sonsuz döngüsünün parçalarıydı.

Bu nedenle bahar bayramları çok önemliydi.

Çünkü bahar:

yaşamın yeniden başlaması,

umudun geri dönmesi,

doğanın uyanışı

anlamına geliyordu.

GÖKYÜZÜNÜN ALTINDAKİ YALNIZLIK

Kadim insan geceleri yıldızlara baktığında büyük bir yalnızlık hissediyordu.

Çünkü gök:

sonsuzdu,

sessizdi,

erişilemez görünüyordu.

İşte bu yüzden insanlar yıldızlara anlam yükledi.

Bir yıldız kaydığında dilek dilendi. Bir tutulma olduğunda korkuldu. Parlak gezegenler kutsal kabul edildi.

Gökyüzü, insanın hem korkusu hem umudu oldu.

Eski Türk destanlarında kahramanların gökten işaret aldığı anlatılır.

Mezopotamya rahipleri ise yıldızların insan kaderini yazdığına inanıyordu.

Aslında iki toplum da aynı şeyi arıyordu: Evrendeki yerini anlamayı…

İLK BİLİMİN DOĞUŞU

Bugünkü astronomi, matematik ve takvim sistemlerinin temelleri büyük ölçüde kadim uygarlıklarda atılmıştır.

Mezopotamya’da rahipler:

gezegen hareketlerini kaydediyor,

ay yılı hesaplıyor,

tutulmaları tahmin etmeye çalışıyordu.

Bu çalışmalar daha sonra bilimin gelişmesine katkı sağladı.

Eski Türkler ise özellikle:

yön bulma,

gökyüzü gözlemleri,

doğa döngülerini anlama

konusunda büyük deneyim kazanmıştı.

Kadim insan için bilim ile inanç birbirinden ayrı değildi.

Göğü incelemek aynı zamanda kutsalı anlamaya çalışmaktı.

RUHUN ÖLÜMSÜZLÜĞÜ DÜŞÜNCESİ

Birçok eski toplumun ortak inançlarından biri ruhun ölmediği düşüncesidir.

İnsan bedeni toprağa karışsa da ruhun yaşamaya devam ettiğine inanılırdı.

Bu yüzden mezarlara:

yiyecek,

silah,

değerli eşyalar

konuluyordu.

Çünkü ölüm başka bir yolculuğun başlangıcı sayılıyordu.

Eski Türklerde “uçmağa varmak” göksel huzuru temsil ederken, Mezopotamya’da ruhların yeraltı âleminde yaşamını sürdürdüğü düşünülüyordu.

Bu inanç, insanlığın en büyük korkusunun ölüm değil; unutulmak olduğunu da göstermektedir.

GEÇMİŞİN GÖLGESİNDE BUGÜN

Bugün modern şehirlerde yaşayan insanlar bile farkında olmadan eski inanışların izlerini taşımaktadır.

Örneğin:

nazar boncuğu,

dilek tutma,

bereket duaları,

uğurlu sayılar,

kötü enerjiden korunma düşüncesi

çok eski dönemlerden günümüze ulaşmıştır.

Teknoloji gelişmiş olabilir… Ama insan ruhunun gizem arayışı değişmemiştir.

SON SÖZ: KAYIP SESLERİN ÇAĞRISI

Bir zamanlar bozkırlarda davullar çalıyordu…

Zigguratların tepesinde rahipler yıldızları izliyordu…

Ateşlerin etrafında insanlar göğe dualar ediyordu…

Bugün o medeniyetlerin çoğu yok oldu.

Fakat onların soruları hâlâ yaşıyor:

“Evrenin ardında ne var?”

“İnsan ruhu gerçekten ölür mü?”

“Gökyüzü neden insana sonsuzluğu hissettiriyor?”

Belki de kadim uygarlıkların en büyük mirası taş binalar değil…

İnsanın içindeki sonsuz hakikat arayışıdır.

Avrasyanın sesi tarafsız haber sitesi Hatay il sorumlusu

GAZETECİ YAZAR

YUSUF GÜL

Yorumlar (0)

Yorum Yap

Yorumunuz onay sonrası yayınlanacaktır.

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yap!

İlgili Haberler

avrasyaninsesi.com, deneyiminizi geliştirmek için çerezler kullanmaktadır. Çerez kullanımına ilişkin detaylı bilgiye Çerez Politikası sayfamızdan ulaşabilirsiniz. Devam ederek çerez kullanımını kabul etmiş sayılırsınız.

Detay