Eğitimci Yazar Hayri Bostan Yazısı: KORKU, ÇARESİZLİK VE ŞAŞKINLIKLA GEÇEN GÜNLER
Eğitimci Yazar Hayri Bostan Yazısı: KORKU, ÇARESİZLİK VE ŞAŞKINLIKLA GEÇEN GÜNLER
Yardımlar yağdı kamyonlar dolusu. Ama bu kez de dağıtımda zorluklar yaşanıyordu. Bu kez de insanın doğal aç gözlülüğü, bencilliği, ihtirası, yağmacılık duyguları, sorunu içinden çıkılmaz hale getiriyordu.
İlk günler depremden birinci derecede etkilenenlerin kendi sorunlarıyla boğuşmaları nedeniyle yardım dağıtım yerlerinde daha çok evi yıkılmamış, bir aile bireyi ya da yakınını kaybetmemiş olanlar birikiyordu. Kısa sürede bu izdiham ve kapışmalar “sen aldın, ben aldım, ona çok verdin, bana az düştü” gibi çirkin kavgalara dönüştü. Bu durum haftalarca sürdü. Yardımların “yerine” ulaştırılması, gerçek ihtiyaçlının gözetilmesi için bir düzen getirilemedi. Ama bu işle uğraşanlar içinde de fırsatçı, psikopat ve istismarcılar olmakla birlikte görevini hakkıyla yapmaya çalışan, ellerinden geleni esirgemeyenler de vardı.

Bu bir sınavdı aynı zamanda. Dağıtılan yardımlardan kim ne kadar almış olursa olsun, kim ne kadar az almış olursa olsun, ne çıkar. Bu sınavı iyi atlatanlar yaşadıkları sürece ve o günleri hatırladıkça içleri rahat olacak, kendilerine düşeni yapmış olmanın huzurunu duyacaklar. İnsanlar enkazlarda can derdinde, betonlarla boğuşurken kendileri kamp yerlerinde gelen-giden yardımları gözetleyen, yardım malzemelerinden oluşturdukları kalelerle çift kale maç yapanların ise utanmayı akdedecek kadar insan olduklarına inanamıyorum. Annemin ineklerine bir yaratılmış olması hasebiyle daha fazla saygı duyuyorum. Evet. Bu deprem insanın meleklerden üstün olabileceği gibi hayvandan da aşağı olduğunu somut bir şekilde ortaya koymuştur.
Önce sokak lambaları yandı. Bu, içimize doğan bir ışıktı. Derme çatma sundurmalarımızda yaşam savaşı verirken şiddetli rüzgârlı yağmurlar başladı. Naylonların üzerine biriken sular şangır şungur diye üzerimize, eşyalarımızın üzerine boşalıyordu. Ayakta kalan ağır hasarlı evlerimize giremiyor, girmeden de yapamıyorduk. Eşyalar devrilmiş, kavanozlar, şişeler kırılmış, ortalığa saçılan gıdalar kokuşmuş, her şey perişan bir vaziyetteydi. Elimiz kolumuz adeta bağlanmış, şaşkın, ne yapacağımızı, nereden başlayacağımızı bilmez bir halde bekleşiyorduk. Binalara yaklaşamıyor, camiye giremiyor, ayakta kalan binaların yakınından geçemiyorduk. Sanki her an kıyamet kopacaktı! Sanki yerin altı üstüne dönecek, dağlar, denizler birbirine kavuşacaktı da biz bunu bekliyorduk. Her gecenin karanlığı bir kâbus gibi çöküyordu üzerimize. Korkuyorduk, acayip bir şekilde korkuyorduk. Ağırlaşan göz kapaklarımız ve çöken karanlık korkumuzu da artırıyordu. Gözlerimizin dalmasıyla irkilerek uyanışımız bir oluyordu. Ne var ki korktuğumuzu birbirimizden saklamaya, birbirimizi teselli etmeye çalışıyorduk. Masmavi, yıldızlarla bezeli gökyüzü sanki üzerimize kızgın meteorlar yağdırmak için uykuya dalmamızı bekliyordu. Sık sık yaşadığımız sert artçılar bu korkumuzu sürekli tetikte tutuyordu.

Geceleri insanlar evlerine sığınırlar, kendilerini ancak evlerinde güvende hissederler. Biz de evimizin yanında çattığımız sundurmanın altında barınıyorduk. Ama ne yazık ki evimize yaklaştıkça kendimizi güvende hissetmiyorduk. Aksine ona yaklaştıkça yıkılmasından ve altında kalmaktan korkuyorduk. Çok sağlamdı evimiz, oldukça güçlü ve depreme dayanıklı yapılmıştı. Onun için de yıkılmamış, direnmiş, içinden sağ salim çıkmamıza fırsat tanımıştı. Ama ancak o kadarını yapabilmiş, dizlerinden yaralanmış, güç kaybına uğramıştı. Çünkü bu deprem öyle ufak tefek değildi. Yedi nokta dört şiddetinde, kırk beş saniyelik şiddetli sarsıntı yaklaşık yüz seksen kilo metre uzunluğunda bir bölgeyi sallamış, ne kadar çürük zeminli zayıf bina varsa yerle bir etmişti.
Millet olarak yaşadığımız olaylardan ders almak yerine sorumluluğu ona buna atarak sıyrılmaya çalışırız. Yakındığımız tüm olumsuzlukları yeri geldiğinde yapmaktan kaçınmayız. Aslında yoktur birbirimizden farkımız. Veli Göçer günah keçisi seçilmiş, adeta depremin bütün faturası ona kesilmek istenircesine “vurun abalıya” edebiyatı ver yansın ediliyordu. Acaba deprem dünyada ilk kez mi yaşanıyordu? Kuzey Anadolu Fayı hakkında neler biliniyordu? Vatandaşın yaptığı binaları geçelim, Gölcük Donanma Komutanlığı neden fay hattının üzerine kurulmuştu? İPRAŞ gibi önemli bir tesis Körfeze kurulurken deprem riski ne ölçüde hesaba katılmıştı? Her şey bir yana, daha dün denebilecek yakın bir zamanda kurulan Kocaeli Üniversitesi Kampüsü neden tam fay hattının üzerine kurulmuştu? Aynı yerde İzmit Büyük Şehir Belediyesi Toplu Konut Projesi de var. Kampüs şimdi “Üçtepeler” denilen, kalıcı konutların da yapıldığı şehrin kuzeyindeki tepelere alındı. Ya ayakta kalmış yorgun binalar ne olacak? Yoksa bütün bu yanlışların sorumlusu da Veli Göçer miydi? Veli Göçer elbette suçluydu; ama en az onun kadar, insan yaşamını, doğal yapıyı, ekolojik dengeyi, her yönüyle geleceği umursamayan herkes suçludur.” Suçlu! Ayağa kalk!” dense, unutmayalım ki, yargıçlar da dâhil, bütün millet olarak ayağa kalkmamızı gerektirecek suçlar irtikâp etmişiz ve ediyoruz. Kimsenin kendini aklamaya çalışması ve bir şekilde aklaması her yönüyle yaşamımızı daha da kirli kılıyor. Gerçek arınma, herkesin tek tek, her kurumun tek tek kendini sorgulaması, sorumluluk bilincinin küçük yaşlardan itibaren verilmesine bağlıdır.1967 Adapazarı Depremi’nde orta hasarlı olarak kurtarılan binaların birçoğu bu depremde içlerindekilere mezar oldu. Gelecekte yaşanacak olası bir depreme birinci derecede aday çok binalar var bu bölgede. Gelecekte olabileceklerin hesabını kim verecek?
KİMLER ÖLMÜŞ KİMLER KALMIŞ
Her gün kahvede, yolda, camide beraber olduğumuz nice dostlarımızı kaybetmişiz. Mahşeri bir dehşetle, herkesin kendi derdine düştüğü günler şiddetini azalttıkça etrafımıza dönüp bakınabiliyor, duyduğumuz her haberle bir kez daha kahroluyoruz. Cenaze törenlerinde dahi bulunamamışız. Nerde o kasabamızın herkesi tek yürek yapan cenaze merasimleri, taziyeler... Yedi akşam Yasinler, Tebarekeler... Tamamen sönen ocaklar... Geride kalan yetimler, dullar... Kırk beş saniyede her şeyini kaybetmiş zenginler... Gelinliği kara toprak olmuş gencecik kızlar, taşı sıksa suyu çıkacak taş gibi delikanlılar... Yaralar sarılacak gibi değil...
Kızım Canan’ın öğretmeni Hüseyin Ata, eşi ve iki çocuğuyla birlikte ölmüşler. Yuvaları tamamen sönmüş. Kızım Sümeyye’nin öğretmeni saadettin Hoca da eşi ve çocuklarıyla birlikte ölmüşler. Altı yıllığına Almanya’ya gitmişti öğretmen olarak. Sonra da emekli olmuştu. Bütün yaşamı boyunca biriktirdiği paracıklarla güzel bir ev yaptırmıştı. En üst katı da ahşap, geniş teraslı yaptırmış, kendisi oraya yerleşmişti. İşte bunca zahmet ve sıkıntıyla yaptırdığı ev kendisine ve ailesine mezar olmuştu. Bir de dursun öğretmen vardı. Ailesiyle Erzurum’a gitmişti. Kendisi önceden gelmiş, bir gece önce varmış kasabaya. Depremi tek başına karşıladı evde ve yaşamını yitirdi. Bir de bayan öğretmen kardeşimiz var bizim kasabadan. Gül Gedikli Türkmen Hanım.
24 Kasım 1999 Öğretmenler Günü dolayısıyla Kocaeli Gazetesi’nin hazırladığı, depremde hayatını kaybeden öğretmenlerle ilgili özel eke bakıyorum. Tekrar tekrar gezdiriyorum bakışlarımı fotoğraflar üzerinde. Tanıdık simalara rastlıyorum. Aynı resimler İzmit Milli Eğitim Müdürlüğü girişinde bir hatıra pano olarak hazırlanmış. Allah hepsine rahmet etsin. Taksiratlarını affetsin Mekânları cennet ola. Onlar devam eden hayatımızda, anılarımızda hep yaşayacaklar. Yaşamalılar.” Hafıza-i beşer nisyan ile maluldür” gerçi, ama kaybettiklerimizi asla unutmamalıyız diye düşünüyorum. Sahip olduğumuz nimetlerin kadrini bilebilmek, şükrünü eda edebilmek, ölenlerin bize bıraktıkları sorumluluklarımızı yerine getirebilmek için unutmamalıyız. Çektiğimiz acı ve sıkıntıları da unutmamalıyız. Kadri bilinmeyen nimet olsa ne olur olmasa ne? Nimetler anılırsa, bilinirse, hissedilirse, paylaşılırsa bir anlamları olur. Yoksa sahip olunan sağlık gibi, mutluluk gibi, seven ve sevilen dostlar gibi nice nimeti gafilâne ve hoyratça tüketiriz de farkına bile varamayız.
Başta kardeşim Halil olmak üzere, yokluklarına hiç alışamayacağımı düşündüğüm ne güzel dostlarımız depremle birlikte ayrıldılar aramızdan.
Depremin ilk şiddetiyle çöken binaların altında kalarak hayatlarını kaybedenler daha şanslıydı şüphesiz. Sevgili öğretmen arkadaşımız Adnan Şenol’un on yedi yaşlarında oğlu, ha kurtarıldı, ha kurtarılacak derken, konuşa konuşa ölmüş. Muhammet Karaosmanoğlu’nun oğlu da öyle. Allah sabırlar versin. Beterin de beteri var elbet. Rabbimiz kolaylık vermese insan nasıl dayanır bunca acıya! İşte, hayat devam ediyor.”
DÜNYADA EN DEĞERLİ KAZANIMIMIZ, DOSTLARIMIZ
Bu fani dünyada insanın en büyük zenginliğinin dostları olduğunu öğretiyor bize yaşadıklarımız. Ne kadar güzel dostlarımız varmış meğer. İlk günler bizim de öldüğümüzü duymuşlar, üzülmüşler. Sonra hayatta olduğumuzu duyan koşmuş, gelmişti. Viraneye dönmüş hanemizin çevresi gece gündüz gelip gidenlerle dolup taştı. Öğretmen olmanın ayrıcalığını yaşayarak tattık. Yıllarca önce öğretmenleri olmakla gururlandığım sevgili dostlarım, birçoğunun anne babaları birlikte bizi arayıp sordular. Her biri bizim için bir şeyler yapmak, bir şekilde yardımcı olmak istiyordu. Getirdikleri yardımları gerçek ihtiyaçlılara ulaştırmak için yardımcı olmamızı istiyorlar, biz de elimizden geleni yapıyorduk.
Ailemizden can kayıplarımız vardı. Kardeşim, eşi ve kızları ölmüşlerdi. Yüzlerce komşularıyla birlikte yerle bir olan bir sitede feci bir şekilde can vermişlerdi. Evimiz yıkılmıştı. Kardeşlerimin evleri yıkılmıştı. Hepimiz sokakta kalmıştık. Çaresizdik.
Akrabalarımızdan, dostlarımızdan, komşularımızdan kaybettiklerimiz vardı. Acımız büyüktü. Yaşama isteğimizi kaybetmiştik. Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak düşüncesi hâkimdi. Bedenlerimiz yorgun, yüreklerimiz yaralı, kalplerimiz umutsuzdu. Bu zor günlerimize bir ışık gibi doğdu arayıp soran dostlarımız. Bize “yalnız değilsiniz”,”çaresiz değilsiniz” mesajını verdiler.
Kapımızı ilk çalan yirmi beş yıl önce edebiyat öğretmenim olmasıyla gurur duyduğum hocam Mustafa Miyasoğlu oldu. Eşi ve çocuklarıyla gelmiş, beraberlerinde bir minibüs dolusu yardım eşyasıyla gelmişlerdi. Yağmurlu bir gece çadırları dolaştık, yardım malzemelerini ihtiyacı olanlara dağıttık.
Yine bir öğretmen arkadaşımız İbrahim Tak, ta Zonguldak’tan deprem bölgesine kendi çapında bir yardım köprüsü kurmuştu. Çevresindekileri harekete geçirmiş, çırpınıyordu bir şeyler yapmak için.
Sarıyer İmam-Hatip Lisesi’nin bütün öğretmenleri, öncelikle benim için seferber olmuşlardı. Hayatımın en güzel on dört yılını geçirdiğim bu okulun öğretmenleri, öğrencileri, velileri ve eski mezunlarının bana gösterdikleri ilgi, bizim için yaptıkları her türlü takdirin üzerindedir. Hem bize yardımcı oldular, teselli verdiler, hem de bizim delaletimizle çok zor durumda olan dört aileye ayda elli ve yüz milyon düzenli yardım temin edildi. Bazı öğrencilere burs bağlanmasına vesile olduk.
Burada Deniz Feneri Derneği’nin, kuruluşundan bugüne toplumumuzda ihtiyaçlı kimselerin gözetilmesi, onlara el uzatılması konusunda her türlü takdirin üzerinde, özellikle özendirici faaliyetlerini anmayı ve deprem bölgesi için gösterdiği olağan üstü çabaları zikretmeyi bir kadirşinaslık ve borç bilirim. Yıllar önce öğretmenliğini yapmış olmakla onur duyduğum sevgili Harun Kapı yoldaş iki kez ailesi ve arkadaşlarıyla ziyaretimize geldi. Deniz Feneri Prefabrik Siteleri kurdular. Büyük çaplarda ayni ve nakdi yardımın bölgeye intikali, gerçek ihtiyaçlının bulunarak dağıtılması konularında örnek olacak profesyonel faaliyetler yaptılar.
Depremin ilk gecesi, o tarladan dönme çayırda, açık arazide, sivrilerle boğuşarak uyumaya çalışırken beni oralarda, onca kargaşanın arasında, karanlıkta arayıp bulan sevgili Murat Ersek, sağlık ve yardım ekipleriyle deprem bölgesini karış dolaşan Aydın Erkan öğretmen, defalarca arayıp soran, bir tetanos iğnesi için Ümraniye’den Kullar’a koşup gelen sevgili Dr. Ramazan’ımızı ve arkadaşlarını unutmak mümkün mü? Daha burada adını anamadığım Üzeyir Arı, Kazım Ağca kaya, Muhammet Bayraktar, Mehmet Sarı, İsmail Takman, Kâmil Turan, Cemal Yılmaz, Halis İşler, Zekeriya Kocalan, İdris Coşkun... Sevgili sınıf arkadaşım Faruk Erge zen’in ablasının evi de yıkılmış hem onlarla ilgileniyor hem vakit ayırıp bizi de ziyaret ediyor. Her biri bir öğretmen. İnsan sevgisiyle dolu, vefakâr, sâdık dostlar. Ve adını anamadığım daha onlarcası yayıldılar deprem bölgesinin her yanına. Bu ağır yarayı sarmada bir taraftan tutabilmek, bir şeyler yapabilmek için. O kadar temiz kalpli, o kadar merhamet dolu, duyarlıydılar ki,” bu çağda” diye başlayan tüm betimlemelerde onlara tanım bulmakta zorlanıyorum. İşte bu, bizim insanımız.
Galeri (2 görsel)
Yorumlar (0)
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yap!
İlgili Haberler
Yusuf Gül Köşe Yazısı: Mezhep Üzerinden Siyaset Yapılmaz: Aleviler Kimsenin Siyasi Hesap Defteri Değildir
30 Ağustos 2026
Zekeriya Altuntaş Yazdı: Malazgirt'ten Dumlupınar'a İman Şuuru
30 Ağustos 2026
Tarihçi Yazar Süleyman Pekin Yazdı: Sensizliğin Sınırları
24 Ağustos 2026
Ahmet Bilgehan Arıkan ile Satır Arası "İki Yemin Bir Rüzgar"
22 Ağustos 2026
Eğitimci Yazar Hayri Bostan Yazısı: Nihayet Ulaşıyoruz
21 Ağustos 2026
