Eğitimci Yazar Hayri Bostan Yazısı: Nihayet Ulaşıyoruz
Eğitimci Yazar Hayri Bostan Yazısı: Nihayet Ulaşıyoruz
,NİHAYET ULAŞIYORUZ
Önce yeğenim Esmayı buluyoruz yatağın üzerinde. Pelte gibi... Tanınmaz halde... Göz pınarlarımız kurumuş... Yüreğimiz ağzımızda... Koyuyoruz battaniyeye, taşıyoruz arabaya. Ardından Halil’i ve hanımını buluyoruz. İkisi de kıbleye doğru, yüzükoyun kapanmışlar secdeye. İkisi de tanınmaz hale gelmişler... Orada yaşadığımız duyguları, hissettiğimiz acıyı tanımlamam imkânsız...

Cesetleri kamyonete taşıyoruz, yeğenimi motosikletle önden gönderiyoruz. Cenazelerin bekleyecek hali yok. Hazırlık yapılsın, köye varır varmaz defnetmeliyiz.
Kardeşim Halil çevresinde çok sevilen bir insandı. Arkadaşları koşup gelecektir. Ona son görevlerini yapmak isteyeceklerdir diye geçiyor içimden. Üstelik günlerden Cuma. Köy kalabalık olmalı.

Köye varıyoruz, ortalıkta kimse yok. Cenazeler Belediyenin önünde oluşturulan gasil hanede hazırlanıyor. Bu işi yapabilecek iki kişi görevlendirilmiş. Sular kesik, hava sıcak, bedenler yorgun ve bitkin. Koku dayanılır gibi değil... Olabildiğince güzel bir şekilde yıkanmalarını ve kefenlenmelerini sağlıyoruz. Tabutlara koyuyor ve mezarlığa götürüyoruz. Bir avuç insan...
Hâlbuki böyle mi olurdu Kullarda cenazeler! Namazlarını oracıkta tek kıldırıyorum ve toprağın müşfik kollarına tevdi ediyoruz. Ne tahta var ne başlık. Ama olsun. Onlar birer “deprem şehidi”idi. Aslında şehitler olduğu gibi gömülürlerdi. Biz fazladan yıkamış ve kefenlemiştik.
Yıllar sürmüş bir savaştan çıkmış gibiydim. Deprem anında üzerime gardırob devrilmiş, yaralanmıştım. Her dakikası yıl gibi algılanan dört gün boyunca terledik, üşüdük, kirlendik, tozlandık. Yaram abse yapmıştı. Köyde elektrikler, sular kesik. Kimin nerde olduğu belli değil. Herkes aynı durumda ve kimsenin kimseden haberi yok. Ne çadırımız var ne de hiçbir şeyimiz. Artçı depremler de zaten korkmuş ve ürkmüşlüğümüzü daha da artırıyor. Halk arasında durmadan şaibeler yayılıyordu.”Bu gece kıyamet kopacak”,”bu gece İzmit batacak”,”asıl deprem filan gün”...
Depremin ardından yağmurlar başladı. Üzerimize bir naylon gerdik, altına sokulmaya çalışıyorduk. Yıkılan ahırdan yaralı olarak çıkarılan ineklerimiz yağmur altında ıslanıyorlardı. Acınası bir görüntüleri vardı. Ailemizden birileri gibiydi onlar. Çocuklarımız gibi. Yağmurda ıslanan insanlara acıdığım kadar onlara da acıyordum. Hiç ayırt etmeksizin. Hatta denebilir ki biraz daha fazla acıyordum onlara. Onlar bu olup bitenler hakkında hiçbir şey bilmiyorlardı. Onun için niçin yağmurun altına salındıklarına bir anlam veremiyorlardı belki. Onun için onlardan biraz da utanıyordum desem yeridir. Onların içler acısı durumunu umursamaz görünmekten utanıyordum. Ama ne kendimiz ne de hayvanlarımız için yapacak çok şeyimiz yoktu. Annem de benim gibi düşünüyor olmalıydı ki, önce ineklerine bir barınak sağladı. Köyün yukarısındaki bir komşumuzun ahırına koymuşlardı inekleri. Ama bu da geçici bir çözümdü. En iyisi onlara deprem bölgesi dışından bir sahip bulmaktı. Öyle de oldu. Bursa’dan bir tanıdığımız bir tanıdığını getirdi. İnekleri arabasına bindirdik. Çayır ve samanlarını da taşıdık, yükledik. Altmış yaşın üzerinde bu yaşlı adamdan ne senet ne çek ne de para almıştık. O da depremden payına düşen bir fırsat mı bildi, yağma olarak mı düşündü, her neyse. Annemin ineklerinin ve çayırının parasını bir türlü ödemedi. Bu durumu, afet ve felaketler karşısında bazı kötü ruhlu insanlarda açığa çıkan “yağmacılık” barbarlığıyla açıklayabiliyor, bu tahlilin daha fazlasını psikologlara bırakıyorum.
Devlet hala ortalarda yoktu. Çevremizde bir tane Kızılay çadırı yoktu. Çocukluğumuzdan beri okullarda bizlere “afet ve felaketlerde yanımızda olacağı” öğretilen Kızılay yoktu. Sivil toplum örgütlerinden, bütün dünya ülkelerinden birileri vardı; ama bizim (sandığımız) Kızılay yoktu. Önce hayatta kalanlarımızı bir araya toplamalıydık, ama nereye? Her yer yıkılmıştı. Ayakta kalan binalara da korkudan girilemiyordu.
Çevre illerden gelen yardımlar özellikle depremden hasarsız çıkanlarda bir ganimet toplama, stoklama, biriktirme kudurmuşluğu ve aç gözlülüğü meydana getirmişti. Dört yaşından yetmiş beş yaşına kadar on bir kişiden sorumlu ve ortada kalmış birisi olarak bir çadır alamamıştık. Öte yandan tek karı-koca, panelvan arabası olan, Avrupa’da çalıştığı için oldukça da zengin olan birisi yirmi kişilik sahra çadırı alıyordu. Üstelik o çadırda bir gece bile gecelemediler. İzinden dönerken de o çadırı bir ihtiyacı olana bırakmak yerine evlerine saklayıp çekmiş gitmişlerdir.
Bu, Avrupa ülkelerinde çalışanlar bir garip oluyordu. Ağızlarını açtıklarında Avrupalıları, onların uygarlıklarını, insaniyetlerini, duyarlıklarını övmekten yere göğe sığdıramıyorlar. Ama bu övdükleri davranışları kendileri kesinlikle sergileyemiyorlar. Oralarda kuralların ne kadar titizlikle uygulandığını anlatırlar. Trafik kurallarının ne kadar titizlikle uygulandığını söylerler. Oralarda bu kurallara kendileri de uyarlar. Ama Kapıkule’yi geçtikten sonra, artık övdükleri, takdir ettikleri bütün bu insaniyet duyguları, bütün iyi vasıfları âdetâ orada kalmış gibi, tamamen değişik birer insan oluverirler. Bütün güzellikleri tanırlar, överler, ama kendileri uygulamazlar. Böyle bir sorumluluk ve zorunluluk duymazlar. Kendi ülkelerinde çoğunlukla kırsal kesimlerde, köylerde yaşıyorlardı. Hiçbir eğitim almamışlardı. Kendi kültürlerini, ülkelerini, ülke güzelliklerini yeterince tanımadan oralara gitmişlerdi. Her şeyi orada görmüşlerdi. Ve her şeyin sadece orada olduğunu zanneder olmuşlardı. Her ağızlarını açtıklarında o çalıştıkları ülkeleri övüyor, kendi ülkelerini aşağılıyorlardı. Bu onların nerdeyse tamamında olan bir ruh hali ve davranış biçimiydi. Ben bu durumu hiç kabullenemiyorum. Elbette ki bu durum sadece onlara özgü değil. Bu ülkeyi aşağılamak, kendimizi aşağılamak, her olumsuzluk karşısında “burası Türkiye” diye bir cümle sarf ederek durumu açıklamış olacağına inanmak. Bu ne kadar tiksinti veren bir davranış böyle. Yaşadıklarımızın olumsuz yanlarını alır, bütün insani, coğrafi, tarihsel, kültürel güzelliklerimizi göz ardı edersek varacağımız kanı bu olacaktır. Kendi ülkemiz ve insanımızın sadece olumsuzluklarını, hayranı olduğumuz ülkelerin ve oraların insanlarının sadece olumlu yanlarını öne çıkarırsak elbette ki böyle bir yanılgıya düşeceğiz. Hayır. Bardak tamamen dolu değil belki; ama tamamen boş da değil. Bu büyük afet sonrası tanık olduğumuz insani erdemlerimize, insanımızın dayanışma, birbirinin acısını yüreğinde hissetme duyarlığına tanık olan hiç kimse bu millete karşı bu denli aşağılamaları kabul edemez. Bu, kendini uygarlık dışı görme duygusu mudur, onları efendi, kendini köle görme duygusu mudur, bilinmez. Bu, ayrıca tahlile muhtaç bir konudur.
En dengeli ve yerinde yardım dağıtma bizzat sivil toplum örgütlerince, özellikle dini duyarlıkla yapılıyordu. Onu da böyle bir depreme hazırlıksız yakalanan, trafiği düzenlemede, ölenlerin tescilini ve tespitini yapmada, yaralıları tedavi etmede yayan kalan, kendi halkından korkan ve devleti temsil eden paronayaklar engellemeye çalıştılar...
Bir yanda rafındaki gıda ve giyim gibi ihtiyaç maddelerini deprem bölgesine ulaştırmaya çalışan insanlar. Öte yanda can derdindeki bu insanların paralarını, eşyalarını yağmalamak için her yola başvuran alçaklar...
Kısacası bu deprem binalarımız için olduğu kadar, toplumsal ahlakımız, vicdanlarımız, sırtımızda bir kambur olmanın ötesinde bir işlevi kalmamış bir takım resmî kurumlarımız, halkına güvenmeyen tepeden inmeci ve paronayak devlet zihniyetimiz için, çok pahalı; ama çok reel verilere sahip bir test olmuştur. Eğer alınması gereken dersleri almazsak, herkes kendine düşeni almazsa çok yazık!
AY IŞIĞI, ÇİY VE KORKU VE SİVRİSİNEKLER
Depremin olduğu gece birçok insan gibi ben de hayli geç uyumuştum. Depremin şiddetine maruz kaldığımızda henüz yeni uykuya dalmış sayılırdım. Bir saat ya olmuş ya olmamıştı. Onun için zaten uykumu tam alamamış halde, bir ömür kadar uzun algıladığımız on yedi ağustos günü akşamı perişan bir haldeydik. Enkazdaki betonlarla, molozlarla boğuşarak, aç, susuz, çaresiz koşturarak geçen bu çok uzun günün akşamı, gece yarısına doğru, toplama kampına dönüşen bir çimenlikte geceyi geçirmeye hazırlanıyoruz. Komşularımız kadınlar ve çocukların topluca geceleyebilecekleri sundurma oluşturmuşlar. Erkekler dışarılarda, arabası olan arabasında, olmayanlar da açık arazide geceyi geçirmek zorundalar. Kardeşimin arabası var; ama hanımı kadınların sundurmasına gitmeyi kabul etmediği için arabada onlar çocuklarıyla birlikte uyuyorlar. Ben ve küçük kardeşim Osman, birer battaniye bulabildik. Ayakta battaniyelere sarınarak kendimizi yere attık. Ayağımda spor ayakkabılar vardı. Onları yastık yaptım.
Uyumak mümkün değil. Yıldızlarla kaplı gökyüzünde buluttan eser yoktu. Pırıl pırıl bir geceydi ama üzerimize yağmur yağıyordu. Yaz akşamı da olsa, gündüzün kavurucu sıcağına karşın gece soğuk, ayaz ve çiy vardı. Korku yağıyordu üzerimize sanki... Birbirimizden gizlemeye çalıştığımız, iliklerimize kadar işleyen bir ürpertiydi bu. Sanki korkunç bir kâbus görmekteydik, ya da öyle olmasını arzuluyorduk. Keşke bütün bunlar bir rüya, bir kâbus olsaydı. Keşke bir an önce uyansaydık! Sivrisinekler de öylesine acımasız saldırıyor ki uyumak mümkün değil. Ayaklarıma bir poşet geçiriyorum. Ama uykum kaçmış bir kere. Aklım enkazda. Kardeşim, hanımı ve biricik yeğenim oradalar. Acaba yaşıyorlar mıydı? Sabah erkenden yine orda olacağız.
Yıldızlarla ve ayla süslenmiş bu uçsuz bucaksız maviliğin altında insanı büyülemesi gereken güzellikler içinde bulunduğumuz durumla paradoks teşkil ediyor. Isırıcı ayaz, saldırgan sivriler, sırtımın her yanına batan çakıl taşları, arazi çıkıntıları, kazınan midemiz, susuzluktan kavrulan dudaklarımız, vıcık vıcık terden vücudumuza yapışmış giysilerimiz... Ve nikotin... Korku, ürperti, ümitsizlik, çaresizlik... Boğazımıza dayanan ve bir türlü geri gitmeyen yüreğimizle birçok paradoksu birden yaşıyorduk. Hayatımda geçirdiğim en zor gece elbette bu gece olsa gerek. Kardeşimin hanımı öteki kadınların arasına gitseydi biz de arabada daha rahat bir gece geçirir, kendimizi bir sonraki zor gün/leb/e hazırlamış olacaktık. Bense kardeşlerime de birer daire yapılması için neleri göze aldığımı çok iyi biliyorlardı. Babam evin üstüne kat çıkılmasına karşıydı. O zaten her zaman ve her şeye karşı olmuştu. Ona rağmen bu inşaatla boğuşmuştum yıllarca. Arabamı satmıştım. Azımsanamayacak miktarda, döviz olarak ve TL olarak borçlanmıştım. Şimdi yapayalnızdım. Bu, tarladan bozma, bozuk yüzeyli çimenlikte böyle bir saygısızlığa, yalnızlığa layık görülmüştüm. Şüphesiz bu yaşadıklarım bana çok şey öğretti. İnsanlara zorla, onlar istemeden iyilik olmaz. Zorla mürüvvet de olmaz. Necabet ve asalet zor günde belli olur. Çok şeyler belli oldu; ama yaşımıza göre biraz geç oldu. Sorumluluk duygusu elbette çok gerekli ve insani bir duygudur. Ama eğer sorumluluklarımızın nerede başlayıp nerede bittiğini iyi kestiremezsek kendimize çok haksızlık etmiş olabiliriz. Ben bunu yaşayarak öğrendim. Başkalarının derdi bizi hiç ilgilendirmiyorsa şüphesiz ki bu bir duyarsızlıktır. Ama başkalarının derdi bizi çok fazla da germemeli. Acısıyla tatlısıyla herkes kendi hayatını yaşar.
Kafamda bu ve benzeri düşünceler akıp geçerken aslında uyumaya çalışıyordum.
Deprem esnasında üzerime devrilen gardırobun bir tahtası kasığıma batmıştı. İç kanama olmaktan korkum vardı, ama şu ana kadar bir şey olmadığına göre atlattık inşallah diye geçiyor içimden. Ama yaranın yeri sızlıyordu. Bu ağrı ve sızı gittikçe artıyordu. Ama ölüm öylesine sıradanlaştı, öylesine iç içe olduk ki ölümle, ölüm korkusu duvarını aşmıştık...
Her yerde ölüm vardı, her yerde çığlık... Her yerde çaresizlik. Ve herkes aynı durumdaydı. Depremde evi yıkılmayanlar rahat evlerinde uyumuyorlardı. Herkes sokaklardaydı, herkes açtı, susuzdu, yorgundu, uykusuzdu, şaşkın ve çaresizdi.
Geceleri daha fazla korku vardı. Halk arasında yayılan söylentiler, artçı sarsıntılar korkuyu daha da artırıyordu. Elektrikler, sular kesikti. Her yerde bir ölüm sessizliği hâkimdi. Aralıksız ambulans ve itfaiye sirenleri duyuluyordu, hiç susmuyorlardı. Aralıksız ölüm haberleri geliyordu kulağımıza. Çöken koca beton yığınları gencecik bedenlere, yaşlılara, çocuklara mezar olmuştu. Mezarlıklarda yer kalmamıştı adeta. Nice aileler tamamen sönmüş, bazılarında dullar, yetimler kalmıştı. İçimden bir ses sürekli “hiçbir şey eskisi gibi olmayacak, bu acılar asla unutulmayacak” diyordu.
Galeri (2 görsel)
Yorumlar (0)
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yap!
İlgili Haberler
Tarihçi Yazar Süleyman Pekin Yazdı: Sensizliğin Sınırları
7 saat önce
Ahmet Bilgehan Arıkan ile Satır Arası "İki Yemin Bir Rüzgar"
2 gün önce
Eğitimci Yazar Hayri Bostan Yazısı: Orada Canlarımız
17 Ağustos 2026
Eğitimci Yazar Hayri Bostan Köşe Yazısı: Hayat Devam Ediyor
16 Ağustos 2026
Yazar Ayşe Sultan Erol: Ben Hayata Nereden Bakıyorum
15 Ağustos 2026
