Avrasyanın Sesi - Tarafsız Okuma
Reklam

Ahmet Bilgehan Arıkan ile Satır Arası "İki Yemin Bir Rüzgar"

Ahmet Bilgehan Arıkan ile Satır Arası "İki Yemin Bir Rüzgar"

| | 6 dakika okuma | 135 görüntülenme
Ahmet Bilgehan Arıkan ile Satır Arası "İki Yemin Bir Rüzgar"
Ahmet Bilgehan Arıkan ile Satır Arası "İki Yemin Bir Rüzgar"
Paylaş:

İki Yemin, Bir Rüzgâr

Eski ahşap konağın üst katındaki cumbalı pencereden, İstanbul boğazına yayılan gri sis izleniyordu. Masanın üzerinde buharı tüten tek bir bardak çay, mürekkebi henüz kurumamış bir dolma kalem, kenarları yıpranmış eski bir fotoğraf ve sırasıyla Dert, Sabır ve Vuslat yazılı üç ağır kitap duruyordu. Selim, masanın kenarındaki ahşap topacı parmaklarının arasında hafifçe çevirdi. Topaç, pürüzsüz ahşap yüzeyde ritmik bir ses çıkararak dönmeye başladı; yalpaladı, savruldu ve hiç tahmin edilmeyen bir noktada durdu.

Selim için hayat, beş yıl önceki o yağmurlu gecede durmuştu. Tüm emeğini ve kalbini koyduğu ortaklığı bir gecede en yakın bildiği insanın ihanetiyle son bulmuş; üstelik "asla bitmez" dediği sevdası da bu çöküşün yükünü taşıyamayıp onu bir mektupla baş başa bırakıp gitmişti. O gün konağın kapısını kapatırken kendine kaskatı bir yemin etmişti Selim: "Bir daha kimseye güvenmek yok. Bir daha gülmek, bir daha sevmek, bu kapıdan dışarı umutla bakmak yok..." Kalbinin etrafına ördüğü surlar, onu yeni acılardan koruyordu belki ama hayattan da tamamen koparmıştı.

Derken, sokaktan aniden esen hırçın bir rüzgârın sesi ve hemen ardından gelen çit kapısının gıcırtısı o kemikleşmiş sessizliği böldü. Pencereden baktığında, rüzgârın savurduğu çizim kâğıtlarını toplamaya çalışan birini gördü. Bütün paftalar konağın bahçesine dağılmıştı.

Selim önce duraksadı. İçindeki o yaralı adam "Karışma, içeri çekil" diye fısıldıyordu. Fakat kâğıtlardan birinin bahçe kapısına çarpıp çıkardığı ses ve genç kadının çaresizce savruluşu, Selim'in katı gururunu deldi. İstemeyerek de olsa merdivenleri indi.

Rüzgârda savrulan son kâğıdı toprağın üzerinden alıp uzattığında göz göze geldiler. Kadının adı Nihal’di; mahalledeki harabe bir ahşap yapıyı restore etmek için gelen bir mimar. Yüzündeki mahcubiyet ve rüzgârdan kızarmış yanaklarıyla, "Çok özür dilerim, bahçenizi kirlettim..." dedi fısıltıyla.

Selim, yıllardır kimseye açmadığı kapıyı tam kapatacakken, Nihal’in elindeki gürültüyle titreyen çizim rulosuna baktı. "Rüzgâr geçene kadar içeri girin," dedi soğuk bir sesle. "Kâğıtlarınız yine savrulmasın."

Üst kattaki masaya geçtiklerinde Nihal’in gözü masadaki üç ağır kitaba kaydı: Dert, Sabır, Vuslat... Bir de kenarı yanmış o eski fotoğrafa.

"Bazen taş binaları onarmak, insanı onarmaktan daha kolay geliyor," dedi Nihal, Selim’in ikram ettiği sıcak çay bardağını ellerinin arasında ısıtırken. "Bu mahalleye yıkık bir konağı ayağa kaldırmaya geldim ama aslında... Kendi yıkıntılarımdan kaçıyordum."

Selim, çayından bir yudum aldı. Gözlerini Nihal’e dikti ama konuşmadı.

Nihal, adamın bu korunaklı mesafesini anlayışla karşılayarak devam etti: "Beş yıl süren bir evlilikte sürekli yok sayılmak ne demek bilir misiniz? Emeğinizin tek bir cümleyle silinmesi... Buraya gelirken kendime yemin ettim: Bir daha hiçbir şehre kök salmayacağım, bir daha kimseye teslim olmayacağım."

Selim, ilk kez bir başkasının cümlesinde kendi yarasının kabuğunu gördü. Yıllardır göğsünü sıkıştıran o ağır kilit açılır gibi oldu. Masadaki topaca dokundu hafifçe.

"Ben de beş yıl önce bu kapıyı kilitledim," dedi Selim, sesi yılların pasından sıyrılarak. "Hiç kimseye güvenmemek üzerine yemin ettim."

İki kırık ayna, ilk kez birbirine yansıdı o akşam. Ne Selim acısını abarttı ne de Nihal dert gösterisi yaptı. İkisi de "asla" dedikleri yerlerin aslında ne kadar canlarını yaktığını, bir bardak çayın buğusunda birbirlerinin sessizliğinden okudular.

Günün sonunda rüzgâr dindiğinde, Nihal müsaade isteyip kapıya doğru yürüdü. "Kâğıtlarımı kurtardığınız için teşekkür ederim," dedi kapı eşiğinde. Selim bu kez kendini tutmadı. Yıllardır donup kalmış dudaklarında hafif, acemi ama son derece sâfi bir tebessüm belirdi.

Nihal gittikten sonra Selim masanın başına döndü. Topacı tekrar parmaklarının arasında çevirdi. Fırıldak gibi dönen ahşap parçası, hayatın tam da kendisiydi. İnsan ne kadar "bir daha asla" derse desin, ne kadar kaskatı yeminler ederse etsin; rüzgâr bir kez tersten estiğinde en katı kalpler bile yumuşuyordu.

Selim pencereyi açtı. İçeriye dolan serin boğaz havasını derin bir nefesle ciğerlerine çekti. Rüzgâr tersten esmiş, beş yıldır kapalı duran o ağır kapı aralanmıştı bir kez...

Çünkü biliriz ki; en kaskatı yeminler bile rüzgâra teslim olur ve Sonrası Bahar.

İnsan en çok yıkıldığı yere duvar örer;

Sonra o duvarı yuva sanır.

Kış uzadıkça yağan karı kader,

Ayazı yaradılış bilir.

Derken biri geçer ömrünün tenha sokağından.

Ne elinde merhem vardır,

Ne de cebinde mucize.

Yıllardır açılmayan bir pencerenin pasına dokunur yalnızca.

Ve içeri bir rüzgâr girer.

İşte o vakit anlar insan;

Meğer harabe sandığı yerde bir tohum uyuyormuş,

Meğer susan her dal ölü değilmiş.

Ve bazı insanlar çiçek olmak için uğramazmış ömrümüze;

Toprağın altında unuttuğumuz kökümüzü hatırlatmak için gelir.

Lakin kalmazlarmış.

Çünkü bazı karşılaşmaların kaderi,

Aynı bahçede yaşlanmak değil...

Birbirinin kışından geçerken,

Karın altındaki baharı göstermekmiş.

Ve insan bazen onu iyileştireni değil,

Hâlâ iyileşebilecek bir yanı olduğunu göstereni unutamazmış.

Çiğdem Ada

Yorumlar (0)

Yorum Yap

Yorumunuz onay sonrası yayınlanacaktır.

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yap!

İlgili Haberler

avrasyaninsesi.com, deneyiminizi geliştirmek için çerezler kullanmaktadır. Çerez kullanımına ilişkin detaylı bilgiye Çerez Politikası sayfamızdan ulaşabilirsiniz. Devam ederek çerez kullanımını kabul etmiş sayılırsınız.

Detay