Avrasyanın Sesi - Tarafsız Okuma
Reklam

Eğitimci Yazar Hayri Bostan Köşe Yazısı: Hayat Devam Ediyor

Eğitimci Yazar Hayri Bostan Köşe Yazısı: Hayat Devam Ediyor

| | 8 dakika okuma | 238 görüntülenme | 2 yorum
Eğitimci Yazar Hayri Bostan Köşe Yazısı: Hayat Devam Ediyor
Eğitimci Yazar Hayri Bostan Köşe Yazısı: Hayat Devam Ediyor
Paylaş:

HAYAT DEVAM EDİYOR

17 Ağustos 1999 Marmara Depremi

Eğitimci Yazar Hayri Bostan Köşe Yazısı: Hayat Devam Ediyor

17 Ağustos 1999 Depreminin üzerinden yıllar geçti. Bu yıl 27. Yıldönümü. Bu süre içerisinde yaşadıklarımızı, kalıcı bir anı olması, unutulmaması düşüncesiyle bir şeyler yazmayı hep düşündüm; ama bir türlü buna cesaret edemedim. Şimdi notlarıma baktığımda, yedi ay üzerine bir sabah oturup, on bir sayfalık bir metin yazdığımı görüyorum. Ama o yazdıklarımın son derece duygusal, yalın ve kalıcı olamayacak intibalar olduğunu düşünüyorum.

Ne kadar özen göstersek de üzerinden bir süre geçince yazdıklarımızı her nedense beğenmiyor, ya da kifayetsiz bulabiliyoruz. Belki şimdi yazacaklarım için de aynı şey olacak. Öyle de olsa, her şeye rağmen “yazmak”,” yazabilmek” önemli olsa gerek.

Eğitimci Yazar Hayri Bostan Köşe Yazısı: Hayat Devam Ediyor

On binlerle ifade edilen insanlarımızın hayatını kaybettiği, yüzlerce çocuğun öksüz ve yetim kaldığı, yüz bini aşkın insanın evsiz barksız kaldığı, binlerce insanın sakat kaldığı bu dehşet olayı anlatabilmek çok zor. Çok şeyler anlatıldı, yazıldı, çizildi. Fotoğraf katalogları, İnternet sayfaları oluşturuldu...

Marmara Depremi hiç unutulmaması gereken, çok dersler çıkarmamız gereken, çok pahalıya çıkmış yönleri ihtiva etmekte şüphesiz. Bu yönleri ana başlıklar halinde kendimce bir kurguyla ele almak istiyorum:

İNSANİ DEĞERLER OLARAK

Deprem gece yarısından sonra, saat 03.02’de meydana geldi ve her şey kırk beş saniyede olupbitti. Bölge insanı depreme derin uykuda, bir kıyamet dehşetiyle yakalandı. Bir anda her taraf bina yıkıntıları ile bağrışan, haykıran, feryat eden insanlarla, ölü ve yaralılarla dolup taştı. Elektrikler kesildi, sular patladı, yollar yarıldı ya da enkazlarla kapandı. Koca apartmanlar yerle bir olmuş, altlarından çaresiz feryatlar işitiliyordu. Herkes kendi başının çaresine bakıyordu... Yaralılar hastanelere yetiştirilmeye çalışılıyordu; ama hastanelerde durum daha da içler acısıydı. Hastaneler de doğal olarak depreme maruz kalmıştı, kendi bünyelerindeki hastaları tahliye etmeye çalışıyorlardı. Zaten doktor ve personel de yoktu. Çünkü onlar da herkes gibi depremi yaşamıştı. Hastane bahçeleri ve çevreleri, yollar, caddeler, çaresiz insanlarla dolup taşmıştı.

İşte böyle bir dehşete maruz kalmış bölgeye sabahın ilk ışıklarıyla, özellikle İstanbul’dan sivil insanlar toparladıkları yardımlarla koşmuş gelmiş, önlerine çıkan herkese gıda ve benzeri yardım dağıtıyorlardı.

Bölgeye sivil toplum örgütlerinin ve bireysel girişimlerin sağladığı yardım, gösterdiği duyarlık her türlü takdirin üstündedir. Yeri geldikçe bunlara dilimizin döndüğü ölçüde değinmeye çalışacağız.

Öte yandan sırt çantalarını yüklenip bölgeye derhal intikal eden yağmacıları da, ibretle ve lanetle zikretmeden geçemeyeceğim. Bu iki yönüyle, belki bütün deprem ve benzeri felaketler bize insani en ulvi davranışlarla en süfli davranışları birlikte sergilemiş oluyorlar.

ÇARESİZLİK VE VİCDAN AZABI

Depremde hayatta kalmış olan bizler elbette üzerimizdeki korku ve şaşkınlığı atabildiğimiz ölçüde, hiçbir ayrım yapmadan önümüze çıkan her duruma müdahale etmeye, birilerini kurtarmaya çalıştık. Ama felaketin boyutları o kadar büyüktü ve o kadar hazırlıksız yakalanmıştık ki, gözümüzün önünde, beton yığınları altında, bir şekilde canlı kalmış o kadar insanla karşılaştık ki, onlara yardım edememenin, hiçbir şey yapamamanın kahredici üzüntüsü ile kahroluyorduk. Ellerimizle beton yığınlarına meydan okurcasına çırpınıyorduk; fakat elimizden çok fazla bir şey de gelmiyordu, yapabileceğimiz fazla bir şey kesinlikle yoktu.

Biz bu çaresizliği günlerce yaşadık, hatta haftalarca. O kadar ki, depremde ölenlere gıpta ettiğimiz oldu zaman zaman. Kısacası durum ölümden de beterdi. Ölüm öylesine sıradanlaşmıştı ki, ölmüş olmak mı, ölmek mi daha iyiydi, yoksa hayatta kalmak mı? Ölenler ölmüştü, belki hiçbir şey anlayamadan, ne olup bittiğini ayrımsayamadan ölmüşlerdi. Esas zor olan, enkazların altında, sandviç gibi yığılmış yüksek binaların altında kalanların durumuydu. Bu durumda olanların birçoğu saatler, hatta günler sonra kurtarılmışlardı. Ama birçokları da, kurtarılmayı bekleyerek geçen saatler, günler sonra, yavaş yavaş ölmüşlerdi. Onlar bir kere ölmüşlerdi. Zor ölmüşlerdi. Ama geride bıraktıkları onlarla birlikte defalarca öldü öldü dirildiler. Ölülerini çıkarıp ebedi istirahatgahlarına tevdi edebilenler onlara karşı son görevlerini yapmış olmanın huzurunu duyuyorlardı. Çünkü bu büyük bir işti. Enkaz altlarında canlı insanların olma olasılığından ve makine, alet ve uzman kurtarıcı yetersizliğinden çalışmalar yavaş yürüyor, her geçen günse işi daha da zorlaştırıyor, zaman aleyhimize işliyordu. Uykusuzluk, açlık, susuzluk, aşırı moral çöküntüsü birbirine eklenince durum dayanılmaz bir hal alıyordu.

Yaz günleri olduğu için gündüzleri çok sıcak, geceleri serin, rutubetli ve bol sivrisinekliydi. Artık her yanı kesif bir ölü kokusu sarmıştı. Bu dayanılmaz koku giysilerimize, vücudumuza ve her yana sinmişti. Bu sade bir ölü kokusu değildi. Enkaz altlarında, buzdolaplarında, kırılan saklama kaplarında bozulan gıdaların kokusuyla ceset kokuları birbirine karışıyor çevreye yayılıyordu. Her tarafta sular kesikti, elektrikler kesikti. Akaryakıt istasyonları çalışmıyordu. Açık hiçbir yer yoktu, hayat durmuştu...

Kocaeli’nin sanayi kenti olması nedeniyle zaten nüfus yoğunluğu fazladır. Bir de yurdun her yanından insanlar bölgeye akın edince trafik kilitlendi. Artık ne ambulanslar ne iş makineleri ne kurtarma araçları ne yardım taşıyan araçlar ne yaralı ya da ölü taşıyan araçlar bir yerden bir yere gidebiliyordu. Birinci, ikinci, üçüncü günler enkaz altlarından çıkarılan yaralılar bu kez bir hastane ya da sağlık ekibine ulaştırılamıyordu. Ambulans ve benzeri araçlar yoktu ortalıklarda. Özel araçlar da belki her biri bir yerlere koşturduğu için onlar da durmuyor, yardımcı olmuyordu. Enkazdan kendi gayretleriyle çıkardığı çocuğu kucağında, çaresiz ona buna yalvaran insanlar gördüm. Enkaz altından on saat, on beş saat, yirmi saat sonra çocuğunu, eşini, annesini, babasını çıkarmış; ama bir yere götüremediği, tıbbi müdahale yapılamadığı için kurtardığı kişi oracıkta ölenler az değildi. Bunun nedeni, depremin hayli geniş bir bölgede meydana gelmiş olmasıydı elbette.

Ankara tarafından gelen yardımlar Adapazarı’nda, İstanbul’dan gelenler Körfez, Derince ve İzmit’in girişinde, Bursa yönünden gelenlerse Yalova’da takılıyordu. Kilitlenen trafik de buna eklenince, özellikle şehir merkezi dışında kalan köy ve kasabalar, sahil şeridindeki siteler ve yerleşim yerlerinin hiç şansı kalmıyordu... Bölgeye ulaşan arama-kurtarma ekipleri, ambulans ve sağlık ekipleri, araç gereçler doğal olarak kent merkezlerine yöneliyor, oralarda takılıyorlardı. Onun için böyle, kent merkezi dışında bulunan yerleşim yerlerinde durum içler acısıydı.

Mezarlar beke kepçelerle açılıyor, birçok ölünün kimlik tespiti dahi yapılamadan, damperli kamyonlarla götürülüyor ve toplu mezarlara gömülüyordu. İlk günler bu bile yapılamadı, saatlerce, günlerce cesetler ortalarda, sahipsiz bekledi. Olimpik Buz Sporları Salonu morg haline getirilmişti, ama çıkarılan her ölünün oraya ulaştırılma şansı yoktu.

Çevre illerden gelen yardımlar daha çok insanların öbek toplandığı yerlere yöneliyordu. Buralarda biriken insanlar ise daha çok depremden canı kurtulmuş; ama yakınları enkaz altında kalmış olanlara göre durumları en iyi olan vatandaşlardı. Asıl sıkıntı yaralı ve ölü kurtarma çalışmalarının sürdürüldüğü alanlardaydı. Oralarda insanlar yorgun, çaresiz, susuz, bitkindi. Çevreyi kuşatan dayanılmaz ölü kokusu gittikçe dayanılmaz bir hal alıyordu. Ne su ne ekmek ne sigara ne uyku... Oralarda betonlarla boğuşan insanlar bir kader ortaklığı ve bundan kaynaklanan dayanışmayı sergiliyorlardı. Artık senin ölün, benim dirim diye bir şey kalmamıştı. Şu kadar var ki, kendi imkânlarıyla bir makine getirip de çalışma yapanlar ister istemez bencil davranıyorlardı. Herkesin canı yanmıştı, herkes çaresizdi, herkese yetişmek de mümkün değildi. Elimizdeki bir demir kesme makasını birisine verdiğimiz zaman onu bir daha çok zor buluyorduk. Bizden birisi almışsa ondan da bir başkası, ondan bir başkası... Derken verdiğimiz edevat birkaç el değiştirmiş oluyordu.

Çok kısaca vermeye çalıştığım bu görüntüler bizzat benim tanık olduğum olaylardı.

(Devam Edecek)

Yorumlar (2)

Yorum Yap

Yorumunuz onay sonrası yayınlanacaktır.

V
Vahap Acar ·

Allah cc bütün afetlerden korusun

H
HAYRİ BOSTAN ·

Amin! Yaşadıklarımızı hatırladıkça kabus görmüş gibi hissediyorum. Ben hep şöyle dua ederim: Allahım! Beni, ailemi, çocuklarımı, torunlarımı, bütün Müslümanları, bütün insanlığı savaşlardan, doğal afetlerden, kazalardan belalardan, hastalıklarda koru. Ölenlerimzie rahmet eyle. Hastalarımıza acil şifalar ver Ya Rabbim. Rızkımıza bolluk, sofralarımıza bereket, hanelerimize huzur ver Ya Rabbim. Amin!

İlgili Haberler

avrasyaninsesi.com, deneyiminizi geliştirmek için çerezler kullanmaktadır. Çerez kullanımına ilişkin detaylı bilgiye Çerez Politikası sayfamızdan ulaşabilirsiniz. Devam ederek çerez kullanımını kabul etmiş sayılırsınız.

Detay