Avrasyanın Sesi - Tarafsız Okuma
Reklam

Eğitimci Yazar Hayri Bostan Yazısı: Orada Canlarımız

Eğitimci Yazar Hayri Bostan Yazısı: Orada Canlarımız

| | 11 dakika okuma | 181 görüntülenme
Eğitimci Yazar Hayri Bostan Yazısı: Orada Canlarımız
Eğitimci Yazar Hayri Bostan Yazısı: Orada Canlarımız
Paylaş:

ORADA CANLARIMIZ

Depremin ilk şokunun yaşandığı dehşet dakikalarından sonra herkes doğal olarak yakınlarına, anasına, babasına, kardeşlerine koşuyor, birbirlerinden haber almaya çalışıyorlardı. Yıkılan binalardan yükselen toz bulutu kaplamıştı gökyüzünü. Her taraftan çığlıklar yükseliyordu. Siren sesleri, ambulans ve itfaiye sesleri gecenin karanlığını yırtıyordu. Evimizin karşı tarafında bir dizi apartman vardı. Onlardan hiçbiri yerinde gözükmüyordu. Büyük küçük, yaşlı genç, çoluk çocuk herkes öylesine korkmuştu, öylesine bir dehşet yaşamıştı ki, kimsenin kimseyi yatıştıracak, teselli edecek hali yoktu.

Eğitimci Yazar Hayri Bostan Yazısı: Orada Canlarımız

Kasabamızın yukarısında bir baraj vardı.”Baraj patlayacak, herkes yüksek yerlere kaçsın” diye bir haber yayıldı ve herkes kaçışmaya başladı. Bu durum kasabada enkaz altında kalanların kurtarılmasını daha da zorlaştırmıştı.

Bir tek kardeşim Halil’den haber alamamıştık. Telefonlar kilitlenmişti. Sabah namazından sonra Onun oturduğu, İzmit’le Gölcük arasındaki siteye hareket ettik.

Eğitimci Yazar Hayri Bostan Yazısı: Orada Canlarımız

Yolun her yanında aynı manzaralar... Yerle bir olmuş binalar, koşuşturan insanlar, ölüler, yaralılar... D.130 Karayolu boydan boya yarılmış. Oluşan kocaman yarığa iki yönden gelen araçlar saplanmıştı. Geçmek mümkün gözükmüyor. Bu, daha sonra anladık ki, yüz seksen kilo metre boyundaki fay hattının Marmara Denizi’ne dalıp ta Avcılardan çıktığı fay kırığıydı. Neyse ki bir yolunu bulup geçiyoruz. İçimizde korkuyla karışık bir umut. Bir şeyleri yoktur inşallah! Orası çok güzel bir siteydi. Halil’in iş yeri sahipleri de orada oturuyorlardı. Üç oda bir salonlu, çift balkonlu, birer balkonları barbekülü, tabandan ısıtma kaloriferli, çocuk parkı, marketi, camii ve benzeri her şeyi düşünülmüş bu sitede herkes bir dairesi olsun isterdi doğrusu.

Arabası tamirdeydi kardeşimin. Onun için gelememiştir. Site sapasağlam yerinde duruyordur inşallah!

Siteye vardığımızda durum dehşet vericiydi... Bütün site yerle bir olmuştu. Binalardan sağ kurtulanlar dışında ortalıkta kimse yok. Kardeşimin dairesini zor tespit ediyoruz. Bütün binalar deniz tarafına doğru yıkılmıştı. Orada, ikinci katta, salon tarafında nasılsa bir aralık kalmıştı. Elli santimetre yüksekliğinde bir aralık. Hemen oradan sokuluyoruz ve altı yaşındaki yeğenimi, yüzü gözü kan içinde buluyoruz. Çocuk tam bir şok halinde. Alıp arabaya götürüyoruz ve dört yaşındaki öteki yeğenimi de buluyoruz. Onun hiçbir şeyi yok. Onu da arabaya koyuyor, dönüyoruz enkaza.

Derinlerden bir kadın sesi geliyor. Çocukların annesi diye düşünüyoruz. Salonla odaların arasına kiriş oturmuş. Ötesinde ne var, belirsiz. Kadının feryatları öylesine derinden geliyordu ki sanki yerin dibine geçmişlerdi de oradan imdat çığlıkları atıyorlardı. Koskoca blokların enkazı üzerlerinde. Her şey birbirine geçmiş. Her taraf cesetlerle ve yaralılarla dolu. Korkudan ve şaşkınlıktan gözleri dışarıda birkaç şaşkın çocuk, bir iki yaşlı adam. Bir de sakallı bir genç vardı. Birilerine yardım etmeye çalışıyordu. Adı Abdullah olan o gençle yardımlaşarak bir şeyler yapmaya çalışıyoruz.

NEJAT ADINDA BİR GENÇ VARDI

Binanın arkasına geçmek istiyoruz. Aman Allah’ım! Her tarafta cesetler, kiriş ve kolonların altında kıvranan genç bedenler... Kardeşimi unutuyor, onlara yardıma çalışıyoruz, ama nafile! Üzerlerinde kocaman apartmanın beton yığınları. Ötekine koşuyoruz, durumu biraz daha iyi, kurtarılacak gibi. Onunla hem konuşuyor hem kurtarmaya çalışıyoruz. Ayakları bükülmüş vaziyette sıkışmış. Çocuklar arabada, biri ağır yaralı, kardeşim, hanımı ve yedi yaşında kızları orada bir yerlerde, durumları nedir, bilmiyoruz. Yalvaran, acı çeken gözler üzerimizde. Nasıl geçer gideriz? Ellerimizle boğuşuyoruz beton yığınlarına karşı. Bir saati aşkın bir süre uğraşıyoruz, aklımız arabadaki çocuklarda, yüreğimiz kardeşimde... Adının Nejat olduğunu öğrendiğimiz yirmi altı yaşındaki genci çıkarıyoruz sıkıştığı yerden. Acı çekiyor, müdahale edilmesi gerek. Orada öylece oturtuyoruz enkaz yığınının tepesine. Aşağıya indirmek mümkün değil. Abdullah yanında kalıyor, biz aceleyle çocukları alıp dönüyoruz. Çocuğu doktora yetiştirmemiz gerek. Ve haber vereceğiz durumu, yardım alacağız, alet, edevatla döneceğiz.

Köye gidiyoruz ne haber verecek kimse var ne de yapacak fazla bir şey. Enkazlarda boğuşan insanlar var, çaresiz, bitkin. Balyoz, kazma, kürek, demir makası ve benzeri araç gereçlerden bulabildiğimiz kadar toparlıyor, dönüyoruz. Yollar kilitlenmiş. Arabadan inip yürüyorum, daha hızlı ilerliyorum. Yol kenarından herkes yürüyor. Hava sıcak ve yapışkan. Güneş tepemizde.

Siteye vardığımızda gördüğümüz aynı manzara. Konutlardan canlı çıkan birkaç yaralıdan başka kimsecikler yok. Orada bir yerlerde canlarımız var. Kardeşim, gelinimiz ve dünyalar tatlısı yeğenim Esma... Ve diğerleri... Hepsi bizim canlarımız. Elimizden bir şey gelmiyor. Sabahleyin kurtardığımız Nejat’sa, orada, öyle, nasıl oturtmuşsak o şekilde ölmüş. Yüzünde bir tebessüm takılı kalmış. Babası, annesi ve kız kardeşi de oracıkta çoktan ölmüşlerdi.

Kardeşimin dairesinden gelen seslerin, onların komşuları olduğunu anlıyoruz. Birinci katta oturduklarından, bina savrulunca üst katlar deniz tarafına devrilmiş, blokların birinci katları çökmemişti. Onlar da orada canlı kalmışlardı.

Onların kurtarılmasına öncelik veriliyor ve tam on dokuz saat sonra sapasağlam çıkarılıyorlardı. Sevinç ve korku çığlıkları ile yankılanıyor enkazlar! Ve gece iniyor bir yorgan gibi. Sivrisinekler de saldırıya geçiyor acımasızca! Açlık, susuzluk, sigarasızlık ve uykusuzluk... Hepsinden kötüsü çaresizlik ve umutsuzluk.

Orada canlarımız. Acaba hala canlılar mı, ölmüşler mi? İçimizde bir yerlerde bir umut hep kaldı. Horlama gibi bir ses duyar gibi olduk. Bir kompresör bulmalıyız. Dağlardan tepelerden köye varıyoruz, bir kompresör buluyoruz ve dönüyoruz. Yollarda adım atmak mümkün değil. Öyle susadım ki, mazot bulsam içeceğim! Gece onda varıyoruz enkaza. Hiçbir şey yapmak mümkün değil. Çaresiz, beş kişi sıkışıyoruz bir arabanın içine. Sabah kaldığımız yerden devam etmek için uyumalıyız.

İPRAŞ YANIYOR

Hiç unutamayacağımız korku anlarından biri de şüphesiz İPRAŞ Yangını. Biz aralıksız, çaresiz, sonuçsuz bir çırpınış içinde boğuşurken anonslarla, duyurularla uyarılıyorduk. Bölgeyi derhal terk etmemiz isteniyordu. Tehlikenin boyutu tahmin edilemeyecek kadar büyüktü. Eğer yangın ana depolara sıçrarsa bütün Marmara, özellikle körfez sahilleri olduğu gibi yanacak, korkunç boyutlarda alevler körfez sahillerini yalayıp yok edecekti. İPRAŞ hemen bulunduğumuz bölgenin karşı tarafına düşüyordu. Korkunç boyutlarda dumanlar bütün körfezi kaplıyordu. Derince, Körfez, İzmit sahil şeridi, Gölcük, Halıdere, Değirmendere, Ulaşlı ve Karamürsel’e doğru bütün bölge boşaltılmaya çalışılıyordu. Ama bulunduğumuz bu noktada kurtarma çalışması yapan yüzlerce insanın hiçbir şey umurunda değildi. Çevredeki insan sayısı gittikçe çoğalıyordu. Bu insanlar şüphesiz bu sitede oturan birilerinin yakınlarıydı. Ama içlerinde yağmacıların da olduğunu daha sonra gazete ve televizyonlara yansıyan haberlerden anlıyorduk.

Bu tür şehir dışı yerleşim yerlerinde hiçbir resmi görevli yoktu. Ne Kızılay ne bir jandarma ne kurtarma ya da sağlık ekibi, ne AKUT... Hiç kimse yok. Nejat’ın cesedi orada, enkazın üzerinde, oturttuğumuz yerde sineklenmeye ve kokmaya başlamıştı. Üzerine bir şey örtülememişti bile. Sadece o değil tabii. Çevrede daha onlarca ceset ortalarda sahipsiz duruyordu. Kimi çöken bir kirişin altında sıkışmış, kimi başka bir şekilde.

Ölüm öylesine sıradanlaşmıştı, yaşam ile ölüm arasındaki mesafe öylesine daralmıştı ki, hemen karşımızda cehennemi andıran bir yangın vardı, her an bütün körfez bir alev topuna dönebilirdi, ama kimsenin umurunda değildi.

Beşer katlı, bitişik nizam yapılmış bu blokların ikinci katında bulunan canlarımıza ulaşmak için en üst kat hasırından aşağıya doğru bir menfez açmaya karar vermiştik. Balyozlarla betonu kırıyor, demirleri kesiyor, beton parçalarını ellerimizle boşaltıyorduk. Üçüncü katta bir cesede rastladık. Nejat’ın kız kardeşi olduğunu tahmin ettiğimiz bu ceset yanı başımızda, Nejat’ın cesedi orada, karşımızda, hemen ötede, kiriş altında kalmış bir gencin cesedi. Hava ısındıkça ve hummalı çalışmanın verdiği yorgunlukla kalplerimiz sıkıştıkça dayanılmaz bir hal alan ölü kokusu daha da dayanılmaz hale geliyordu...

Bir ara rica ettim yanımdakilerden, Nejat’ın cesedini aşağıya indirdik, istinat duvarının dibine uzattık, üzerini örttük ve işimize döndük. Çevremiz aynı durumda olanlarla doluydu. Onlar için yapacak bir şeyimiz yoktu. Kendi insanlarımıza ulaşmaya çalışıyorduk. Mahşer gibi, herkes kendi derdine düşmüş, herkes kendi başının çaresine bakıyordu. Ama Nejat, onu kurtarmaya çalıştığımız süreçte adeta bizden biri, bizim bir parçamız oluvermişti. Onun için, geç de olsa bu kadar bir şey yapabildik.

İki saat kadar sonra oradan geçerken baktım, orada, öyle, sahipsiz yatıyordu. Yanı başına birkaç ceset daha gelmişti. Artık yalnız da sayılmazdı.

Öğleden sonra Yeniköy Belediyesi’ne ait damperli bir kamyona attı, götürdüler.

Aradan bir süre daha geçti, Bursa’dan amcaları, kuzenleri ve öteki akrabaları gelmişti. Öteki cesetlerin çıkarılmasına refakat ettiler. Bu aileden tek kurtulan diye gördüğümüz Nejat, kimliği belirsizler arasına nasip olmuştu.

Birinci günün sabahı “baraj patlayacak” şayiası, ikinci gün de İPRAŞ yangını birçok yaralının enkaz altlarında diri diri ölüme terk edilmesine neden oldu.

Bütün enkazlarda kurtarma çalışmaları vardı. Ancak AKUT, Sivil Savunma ve benzeri profesyoneller şehir merkezlerine takıldığı için bu tür kenar yerleşimlerde çok bilinçsiz çalışılıyordu. Canlı insan kurtarmanın çok olası olduğu ilk günlerde yürütülen bu panik halli bilinçsiz çalışmalar da can kaybının artmasına neden olmuştur. İkinci gün ortaya çıkan ve arama kurtarma çalışmaları boyunca devam eden bir ağız maskesi bile kimse tarafından akla getirilememişti. İlk ulaşan tıbbi yardımlar arasında tetanos ve ağız maskesi bulunmuyordu. İkinci gün İstanbul ve Ankara Büyük Şehir belediyelerince sevk edilen, ihtiyacın çok üzerinde ekmeklerin sağda solda atılmış ekmek yığını görüntüleri televizyonlara yansıyınca yardım girişimleri olumsuz yönde etkilendi.

Üçüncü gün öğleden sonra profesyonel kurtarma ekipleri az da olsa ulaştı. Ancak bu ekipler de yetersizdi. Sık sık uygulanan dinleme seansları bütün çalışmaları zorunlu olarak durduruyordu. Böylece çalışmalar dördüncü güne sarktı. Aralıksız olarak ölüler ve yaralılar çıkarılıyor, hastanelere ve morglara taşınıyordu.

Çalışmalar dördüncü güne sarktı. Biz ise hala umutluyuz. Kardeşimin oturduğu bloğa sıra gelmişti. Yukarıdan aşağıya beton yığınları kırılarak kaldırılıyor ve iniliyordu. Nejat’ın kız kardeşi alındı. Sonra babası bulundu. Annesi de onun yanlarında olmalıydı. Ekip hayli dikkatli. Birden kepçenin dişlerine bir kadın cesedi takıldı ve havaya kalktı. Görüntü korkunçtu... Oradan indirdik, battaniye üzerine uzattık, sardık ve dışarıya taşıdık.

(Devam Edecek)

Galeri (1 görsel)

Eğitimci Yazar Hayri Bostan Yazısı: Orada Canlarımız

Yorumlar (0)

Yorum Yap

Yorumunuz onay sonrası yayınlanacaktır.

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yap!

İlgili Haberler

avrasyaninsesi.com, deneyiminizi geliştirmek için çerezler kullanmaktadır. Çerez kullanımına ilişkin detaylı bilgiye Çerez Politikası sayfamızdan ulaşabilirsiniz. Devam ederek çerez kullanımını kabul etmiş sayılırsınız.

Detay