Yazar Vahap Acar Yazdı: "İslâm Kardeşliği"
Yazar Vahap Acar Yazdı: "İslâm Kardeşliği"
Üniversite yıllarında Ankara’da öğrenciydim. Bir dönem Site Yurdu’nda kalıyordum. Orada iki arkadaş edinmiştim. Birisi Suriye’nin Lazkiye şehrinden Selahattin, diğeri Filistin’den Navvam idi.
İki güzel insan…

Onlarla çok samimi dostluklarım oldu. Birlikte gezerdik, birlikte sohbet ederdik. Özellikle Filistinli Navvam benden çoğu zaman ayrılmazdı. O beni severdi, ben de onların her ikisini de severdim.
Navvam Türkçe kursuna devam ediyordu. Çok zeki bir öğrenciydi. Ben de Arapça okuyordum. İkimiz aramızda bir anlaşma yapmıştık.
O bana Türkçe konuşuyordu, ben hatalarını düzeltiyordum. Ben ona Arapça konuşuyordum, o da benim hatalarımı düzeltiyordu.
Ben ona Arapça konuşurken:
“Ya sen hep Iraklılar gibi konuşuyorsun!” derdi.
Gerçekten bunun biz farkında değildik.
Oysa benim Arapça hocam, Reha Muhtar’ın babası Cemal Muhtar’dı. Onlar da Kerkük göçmeniydi. Meğer onların bize öğrettiği aksanı Filistinliler tanıyorlarmış.
O yüzden Navvam bana hep takılırdı:
“Sen Iraklı gibi konuşuyorsun!”
Aramızda çok samimi, çok güzel bağlar oluşmuştu.
Aradan yıllar geçti.
Aynı samimi bağ, Mekke’den Muhammed diye bir çocukla kuruldu. Onu İstanbul’da misafir etmiştik. Komşuluk yaptığımız Hayri Bey ve ben, onu birkaç gece ağırlamıştık.
Sonra biz Mekke’ye gidince o da bizi Mekke’de karşıladı.
Otelden aldı.
Ben böyle mükemmel bir misafirperverlik görmedim.
1985-86 yıllarıydı galiba. Yanımızda 35 öğrencimizi götürmüştük Mekke’ye, umre ziyareti için.
Muhammed ve ailesi bizi davet etti.
35 öğrencimizle birlikte Muhammedlerin evine gittik.
Babası inanılmaz güzel karşıladı bizi.
Önümüze çeşit çeşit Arap yemekleri koydu.
Ama çocukların damak tadına uymadığı için devamlı birbirlerini dürterek:
“Bu deve eti mi?”
“Bu filfil mi?”
“Bu fasulye mi?”
“Bu yoğurt deve yoğurdu mu?”
diye birbirlerine soruyorlardı.
Muhammed’in babası bir süre sonra bunun sebebini sordu.
Biz de:
“Çocukların damak tadına pek uymadı.” dedik.
Adam o kadar pişmanlık gösterdi ki…
“Ben bu daveti kabul etmiyorum.” dedi.
Şaşırdık.
Ardından:
“Üç gün sonra yeniden davet ediyorum. Sorun çocuklara, ne istiyorlar?” dedi.
Çocuklara sorduk.
Onlar da:
“Adana kebap!”
“Urfa kebap!”
dediler.
Biz de istediklerimizi söyledik.
Adam hepsini kabul etti.
Üç gün sonra bizi başka bir evinde yeniden misafir etti.
Bu defa sofrada tamamen Türkiye’deki yemekler vardı.
Tamamen çocukların istediği şekilde hazırlanmıştı.
Yaklaşık 40 kişiyi yeniden ağırladı.
İnanılmaz güzel bir yüzle, güler yüzle bizi yolculadı.
Buna sebep olan Muhammed arkadaşımızı bizim İstanbul’da sadece bir iki gece ağırlamamızdı.
Onların bu misafirperverliklerini ve arkadaşlıklarını hiç ama hiç unutamadım.
Hatta biz Türkiye’ye dönerken Muhammed, aracıyla Mekke’den Medine’ye kadar bize refakat etti.
Bütün öğrencilere ve bize farklı farklı hediyeler aldı.
Bizi Türkiye’ye böyle yolcu etti.
Ben o zaman hep düşünmüşümdür:
İslam kardeşliği ne kadar güzel bir şey!
Aramızda hiçbir menfaat bağı yoktu.
Sadece ve sadece İslam kardeşliği vardı.
Öyle bir güzel kardeşlik…
Acaba dünyanın başka yerinde var mıydı, bilmiyorum.
Ama bu İslam kardeşliğini bize öğreten başta Allah-u Teâlâ ve Peygamberimizin, bize öğrettiklerinin ne kadar güzel olduğunu ve bu sayede birbirimizi ne kadar candan sevdiğimizi bütün kalbimle hissettim.
Rabbimiz buyuruyor:
“Şüphesiz müminler kardeştir. Öyleyse iki kardeşinizin arasını düzeltin ve Allah’tan sakının ki size merhamet edilsin.”
(Hucurât, 49/10)
Peygamber Efendimiz ﷺ de şöyle buyuruyor:
“Sizden biri, kendisi için istediğini kardeşi için de istemedikçe iman etmiş olmaz.”
(Buhârî, Îmân, 7; Müslim, Îmân, 71)
İşte ben bu kardeşliği Ankara’da Selahattin ve Navvam’la yaşadım.
İstanbul’da Muhammed’le yaşadım.
Mekke’de, o sofralarda ve Mekke’den Medine’ye uzanan yolda bir kez daha yaşadım.
Dillerimiz farklıydı.
Memleketlerimiz farklıydı.
Aksanlarımız farklıydı.
Yemeklerimiz bile farklıydı.
Ama imanımız birdi.
Peygamber Efendimiz ﷺ müminleri, birbirine kenetlenmiş bir binaya benzetmişti:
“Mümin mümin için, parçaları birbirini destekleyen bir bina gibidir.”
(Buhârî, Salât, 88; Müslim, Birr, 65)
Demek ki kardeşlik, aynı yerde doğmak değilmiş.
Aynı dili konuşmak değilmiş.
Aynı sofrada büyümek de değilmiş.
Kardeşlik, aynı iman etrafında aynı gönülde buluşabilmekmiş.
İhvan olmak…
Kardeş olmak…
Mümin kardeşi olmak…
Ne güzel şeymiş!
Ve insan bazen yıllar sonra geriye dönüp baktığında şunu anlıyor:
Biz birbirimize sadece misafir olmamışız.
Birbirimizin gönlüne misafir olmuşuz.
Etiketler
Yorumlar (4)
Hoşgeldin Vahap Acar. Hayırlı olsun. Güzel hikayelerin daha çok kitlelere ulaşsın. Okurları bol olsun.
Teşekkür ederim değerli hocam.
Aradan neredeyse 40 yıl geçmiş. Demek ki biizm dostluğumuz da yıllanmış bir dostlukmuş. Vahap Beyin sözünü ettiği o arkadaşımızın adı Muhammed Şükri idi. Malezya asıllıydı. Maalesef elim bir trafik kazasında vefat etti. Allah rahmet eylesin. Hatırlattığı için Vahap Hocaya da teşekkür ediyorum.
Amin, Allah rahmet eylesin.
İlgili Haberler
Yusuf Gül Köşe Yazısı: Mezhep Üzerinden Siyaset Yapılmaz: Aleviler Kimsenin Siyasi Hesap Defteri Değildir
30 Ağustos 2026
Zekeriya Altuntaş Yazdı: Malazgirt'ten Dumlupınar'a İman Şuuru
30 Ağustos 2026
Eğitimci Yazar Hayri Bostan Yazısı: KORKU, ÇARESİZLİK VE ŞAŞKINLIKLA GEÇEN GÜNLER
26 Ağustos 2026
Tarihçi Yazar Süleyman Pekin Yazdı: Sensizliğin Sınırları
24 Ağustos 2026
Ahmet Bilgehan Arıkan ile Satır Arası "İki Yemin Bir Rüzgar"
22 Ağustos 2026
