Avrasyanın Sesi - Tarafsız Okuma
Reklam

Eğitimci Yazar Hayri Bostan Yazdı: "Sevginin Gücü"

Eğitimci Yazar Hayri Bostan Yazdı: "Sevginin Gücü"

| | 12 dakika okuma | 84 görüntülenme
Eğitimci Yazar Hayri Bostan Yazdı: "Sevginin Gücü"
Reklam
Paylaş:

Rahmetli hocam Mustafa Miyasoğlu’nun bütün kitaplarını okumuştum. Bende iz bırakan ve hiç unutamadığım romanlarından biri Güzel Ölüm, öteki de Bir Aşk Serüveni idi. Bin dokuz yüz doksan beş yılının aralık ayında hocamla bir röportaj yapmıştım ve o ayın Türk Edebiyatı dergisinde yayımlanmıştı. Hocamızın romanını tarif ederken şöyle bir cümle yazdığımı hatırlıyorum. “Miyasoğlu bu romanıyla günümüzde cinsellik ve benzeri kavramlarla iyice kirletilmiş olan aşkı tertemiz aşk makamına irca ediyor.”

Tertemiz aşk deyince ne anlamamız gerekiyor?

Leyla ile Mecnun, Arzu ile Kanber, Ferhat ile Şirin, Tahir ile Zühre gibi halk hikâyelerimizdeki aşkı anlıyorum ben.

Sevgili Peygamberimiz (sav) bir hadisinde şöyle buyurur:

“Sizden birisi beni anne babasından, çoluk çocuğundan ve diğer insanlardan daha çok sevmedikçe gerçek anlamda mümin olamaz.” Bu mübarek sözde üç çeşit sevgiden söz ediliyor. Allah’a, peygambere, anneye-babaya, hocaya duyulan saygı ve ihtiram içerikli sevgi. İnsanın çocuklarına, torunlarına, öğrencilerine, hayvanlara, bitkilere, doğaya duyulan şefkat sevgisi. Bir de insanın sevgilisine, karısına, karşı cinse duyabileceği sevgi.

Bir başka sözünde Resul-i Ekrem: “Küçüklerimizi sevmeyen, büyüklerimizi saymayan bizden değildir” buyurarak sevginin hayatımızdaki yerini işaret eder.

Bu değerlerle büyüyen bir insan doğayı kirletemez. Büyüklerine karşı saygısız davranamaz. Hayvanlara eziyet edemez. Elindeki çöpü uluorta yerlere atamaz. Hatta başkalarının attığı çöpleri görmezden gelemez.

Sevgi insanı mutlu eder. Sevmek de mutlu eder insanı sevilmek de. Bir insana, bir hayvana sevginizi dışa vurun bakalım ne göreceksiniz.

Sevgi abidesi Yunus Emre “sevelim sevilelim dünya kimseye kalmaz” diyor ya bir şiirinde. On üçüncü yüzyılda yaşamış Yunus Emre ne kadar güzel söylemiş. Günümüz modern hayatında her gün gazetelerin üçüncü sayfalarında kavga, hır-gür, cinayet olaylarını görmekten bıktık. Sudan sebeplerle canlara kıyılıyor, cinayetler işleniyor.

Sevgili Peygamberimiz bir arkadaşıyla otururken torunlarından biri yanlarına gelir. Onu kucağına alır ve öperek sever. O arkadaşı: “Ya Resulallah! Siz çocukları öpüyor musunuz?” diye sorar ve şöyle devam eder: “Benim on tane çocuğum var. Hiçbirini bir kere bile öpmemişimdir.” Peygamberimiz: “Allah senin kalbinden merhameti söküp almışsa ben ne yapabilirim” der.

Günümüzde gençler arasında sık sık haberlere konu olan akran zorbalıkları, okullarda öğretmenlerine saygısızlık, kavgacılık, sonu cinayetlere varan kahredici olayların temelinde bence sevgisizlik yatmaktadır. Maddi durumu ve yaşam konforu artan insanlar çocuklarıyla yeterince ilgilenmiyorlar. Daha küçük yaşta susması için eline telefon verilen, okul harçlığı, giyim kuşamı karşılanan çocuklar anne babalarından yeterince sevgi ve ilgi alaka göremedikleri için bunalıma sürükleniyorlar.

Peki, bizim annelerimiz babalarımız bizimle çok mu ilgileniyorlardı? Hayır, aksine hiç ilgilenmiyorlardı. Benim kuşağımı oluşturan insanların tamamına yakınının doğum tarihi düzgün kaydedilmemiştir. Çoğunun doğum tarihi ocak ayının ya ilk günüdür ya da ona yakın bir şeydir. Benim doğum tarihim üç yıl küçük yazılmıştır. Ayını ve gününü ise asla bilene rastlamadım. Rahmetli babama, rahmetli anneme, rahmetli halalarıma, teyzelerime sordum araştırdım ve hiçbiri bilemedi. Bundan on beş asır önce yaşamış sevgili Peygamberimizin ana rahmine düştüğü gece diye kandil kutlarız ama bu çağda bırakın ana rahmine düştüğü geceyi, dünyaya geldiği tarihi birçokları bilememektedirler.

Sevgisizlikle ilgisizliği de karıştırmamak lazımdır. Bizler köy çocukları olduğumuz için aile içi sorumluluklarımız bizler daha beş yaşlarındayken başlardı. Tarla bahçe orman işlerinde, hayvancılık işlerinde bize düşen görev ve sorumluluklar vardı. Sorumluluklarımızı yerine getirmesek azar işitir hatta dayak yerdik. Yanlış anlaşılmasın ama bu bile bize karşı bir ilgi etkisi yaratırdı. Şimdi her şey tersine dönmüş. Çocuğunu, eline cep telefonu, tablet vererek susturan anneler onların bir dediklerini iki ettirmiyorlar. Öğretmenlerle kavga ediyorlar.

Hiç unutmam. Derse girdiğim bir sınıfta güzel bir kız öğrenci vardı. Emsallerine göre hayli göze batan bir güzelliği vardı. Erkek öğrenciler onun peşine çok dolaşırlardı. O da ergen tabiatı gereği bundan hoşlanıyordu. Birkaç kez ona nasihatte bulunmayı denedim. Bir gün müdür yardımcısı beni çağırdı, gittim. Odasında birisi oturuyordu. Kendisi de öğretmen olduğunu söyleyen bu arkadaş bana asla unutamayacağım şu sözleri söylemişti: “Hocam! Eskiden çocuğunu okula veren veli “eti senin kemiği benim” derdi öğretmene. Kusura bakmayın ama benim çocuğumun eti de benim kemiği de benimdir. Lütfen! Benim çocuğuma karışma...” Hiçbir şey söyleyemedim. Çıktım gittim ve bir daha o öğrenciye karışmadım. Birkaç ay sonra duydum ki bir fırında çalışan bir delikanlıya kaçmış. Ne eti ne kemiği babasına kalmamıştı. Telefonla arkadaşlarını arayıp koluna taktıkları bilezikleri şıngırdatıp dinlettiğini duymuştum arkadaşlarından.

Çocuklarımızla ilgileneceğiz; ama bu ilgi onların kural tanımaz, sinirli, küstah olmalarına yol açmamalı.

Öğrencilerimizi sevmek onları adeta “saldım çayıra Mevla’m kayıra” şeklinde olmamalıdır. Sosyal medyaya ve haberlere yansıyan bazı öğrenci görüntülerini gördüğüm zaman bu davranışların öğretmenlerden kaynaklandığını düşünüyorum. Neden öğretmenden kaynaklanıyor? Çünkü öğretmenlerimiz yeterince iyi, donanımlı, işini bilen olarak yetiştirilmiyor. Kendini sevdirecek diye birçokları öğrencilerin davranışlarının bozulmasına sebep olmaktadırlar. Oldum olası öyle herkesin sevdiği öğretmenlerde bir eksiklik olduğunu düşünürüm. Öğretmen gerektiğinde öğrencinin konforunu bozar. Anne baba da bozar. Ama bunun için tamamen haklı olması gerekir. Basit, sıradan ve yaşın gereği hareketlilikleri yaramazlık olarak görmemeli öğretmen. Öğrenciye karşı çok söylenmek yerine bazen bir bakış, bir susmak daha etkili olabilir. Ne yaparsak yapalım çocuğumuzun ve öğrencimizin kendi durumunu anlamasına, empati yapmasına ve durumunu düzeltmesine fırsat tanımalıyız. Her isteği yerine getirilen ve hiçbir sorumluluk yüklenmeyen çocuklar geleceğin potansiyel suçlularıdır. Sadece Kahramanmaraş’ta o meşum saldırıyı yapan öğrenciyi düşünsek alınacak çok dersler vardır. Aslında dünya güzeli bir çocuktu. Her istediği yerine getiriliyordu. O kadar ki babası görev nüfuzundan yararlanarak onu atış poligonlarına götürüyormuş. En büyük yanlış orada yapılıyordu. Silahlarla tanıştırılan bu çocuğun evde bulunan silahlara ulaşması da kolaymış ki çantasına beş tane tabanca, yedi tane şarjör doldurup okula gitmiş. Sonuç olarak bütün ülkeyi yasa boğan o korkunç katliamı yaptı. Arkadaşlarını öldürdü. Öğretmenini öldürdü ve kendisini de öldürdü. Bu çocuğun babası da “eti de kemiği de bana aittir. Çocuğumu kimse üzemez” anlayışındaydı belki ama ne eti ne de kemiği kendisine kalmadı. Üstelik anne de baba da cezaevinde taksirle cinayete sebep olmaktan yıllarca yatacaklar.

Allah kimsenin başına vermesin. Tekrarı olmasın inşallah.

Ama bu olay üzerinden yürüyerek sayıları on altı milyonu bulan öğrenci kitlesini potansiyel suçlu göstermek de ayrı bir cinayet. Milli Eğitim Bakanından uzmanlara, gazetecilere, yazarlara-çizerlere kadar çokları yanlış şeyler söylediler. Okullardaki güvenlik tedbirlerini artıracaklarmış. Her gün binlerce öğrenci kendi okuluna girip çıkarken güvenlik bunların çantalarını mı kontrol edecek.

2006 yılı İtalyan yapımı Gökyüzü Kadar Kırmızı (Rosso Come İl Cielo) filmi bu olay için çok güzel ve yaşanmış bir olay anlatır. Öğretmenlerin çoğu bu ve benzeri filmleri izlemeye önem vermiyorlar. Şu kadarını hatırlatayım. Filimdeki baba oğlunu sinemaya götürüyor ama çocuğun yaşına uygun olmayan, silah, çatışma ve şiddet içeren bir kovboy filmi izliyorlar. Evdeki şöminenin üzerinde duvara asılmış bir av tüfeği vardır. Çocuk filimde gördüğü silahlardan etkilenmiş ve bu silahı merak eder. İskemleleri üst üste dizerek silahı asılı olduğu yerden almaya çalışırken iskemleler devrilir v ve çocuk elinde silahla yere yuvarlanır. O arada ateş alan tüfekle çocuk yaralanır. Artık o dünya güzeli çocuk ömür boyu görme engelli olur.

Bir arkadaşım vardı. Çocukları olmuyordu. Evliliklerinin üzerinden yirmi yıla yakın bir zaman geçtikten sonra tüp bebek yöntemiyle dünya güzeli bir erkek çocuk sahibi oldular. Arkadaşlarıyla ziyaretleşmelerde haremlik selamlık uygulayan bu aile bir misafirlikte otururlarken çocuk bir annesinin yanına kadınlar tarafına, bir babasının bulunduğu erkekler tarafına gidip gelirken ocağın üzerindeki çayı devirmişti ve vücudunun birçok yeri yanmıştı. Bu da belki yanlış din anlayışının yol açtığı acı bir olaydır hafızamda.

Siyasi nedenlerle idam cezası kaldırılınca suç işlenme oranları da artmıştır. On sekiz yaş altı insanların çocuk sayılmaları da bu yaşlardaki çocukların suça sürüklenmelerini artırmıştır.

Kısaca demek istediğim bu acı olayların yaşanmasına zemin hazırlıyoruz adeta. O acı olayları yaşandıktan sonra da olay analizlerini doğru yapamıyoruz. Her olayda bir günah keçisi aranır, o cezalandırılır ve olay unutulmaya bırakılır. Onun için de üzülerek belirtmek gerekir ki bu tür acıları daha çok yaşayacak durumdayız.

Yıllarca öğretmenlik yaptık. Sınıfta agresif, uyumsuz, haylaz çocukların sorunlarının derinine indiğimiz zaman ailede geçimsizlik, anne baba tarafında çocuğa farklı davranma, dede ve nine gibi aile büyüklerinin çocukları her halükârda koruması gibi nedenler gün yüzüne çıkar. Çocukların iyi yetişmeleri konusunda yapılan, yapılması tavsiye edilen birçok davranış aslında kesinlikle yapılmaması gereken davranışlardır. Bu yanlışları özellikle de okul idarecileri, öğretmenler; hatta bakanlık ilgilileri dile getirmektedirler. “Çocuğunuzu takip edin. Çocuğunuzu kontrol edin. Çocuğunuz telefonunda nerelere girip çıkıyor, hangi oyunları oynuyor araştırın, çocuğunuz kimlerle arkadaşlık ediyor takip edin gibi baştan aşağı yanlış önerilerde bulunuyorlar. Eğitim öğretimle ilgili bunca kitap, filim, yazı, makale varken kendi kafamıza göre davranmak, önlemler almak istenmeyen davranışların ve olayların sadece artmasına yol açar. Öyle de oluyor.

Bir çiçek yetiştirmenin, hayvan yetiştirmenin akademik ve bilimsel yolları ve yöntemleri var. İnsanın yetiştirilmesi kafana göre takılmakla olacak iş değildir.

Sevgi şifadır. Hayatı sevmek, insanları sevmek, çevreyi sevmek, doğayı sevmek insanı dinç tutar, mutlu kılar. Şiddet şiddeti doğurur.

Olaylar bunu hepimize en acı şekilde öğretiyor.

Vaizler, hocalar, idareciler, anneler babalar. Asla sevgiden ayrılmayalım. Suçlu kim olursa olsun korumayalım. Bir cinayeti işleyen katili korumak için devletin bütün kurumalarının nasıl iş birliği yaptığını da gördük. Zalime merhamet etmek mazluma zulümdür. Dünyanın en gelişmiş ülkelerinde vatandaşlar en ufak bir kural ihlaline göz yummazlar. Bizde tam aksi oluyor. Trafiği denetlemek için mesela radar varsa selektör yaparak, korna çalarak bunu karşı yönden gelen sürücülere duyurmayı görev biliriz. Okullarda da şirin öğretmen rolü oynamak için kopya çekmek, davranış bozukluğu gibi durumlara göz yummak adeta baba ya da ana öğretmen davranışıdır.

Bütün olumsuzlukların baş sebebinin eğitimin bozulmuş olması olduğunu söyleriz ama bozulan eğitimin düzeltilmesi için yapılan tavsiyeler, uygulanan dini söylem ve eylemler de yanlış olunca hiçbir şey değişmiyor.

Otuz beş yıl öğretmenlik yaptım ve şunu gördüm: Öğretmenler, idareciler, veliler hep kafalarına göre takılıyorlar.

Lise yıllarında bir hocamız Mehmet Akif Ersoy’un “vusulsüzlüğümüz usulsüzlüğümüzdendir” sözünü çok söylerdi. Herkes kafasına göre takılınca da sonuç böyle oluyor. İnsanları sürekli cehennemle korkutmaya çalışmak da inandırıcı olmaktan çıkıyor, din duygusunun zayıflamasına yol açıyor. Boşuna dememişler: “Yarım bilgili doktor candan, yarım bilgili hoca imandan eder” diye.

Üç kızımız bir de oğlumuz var. İki tane de çocuklarımla büyüyen yeğenim var. Bunlardan toplam on tane de torunumuz var. Allah herkese kendi çapında özel nimetler verir. Bizim en büyük şansımız çocuklarımızın her birinin de çok bilinçli, isabetli eğitimci olmalarıdır. O kadar güzel yetiştiriyorlar ki çocuklarını her birine adeta hayranım. Birçokları birçok şeye sahiptir. Kimisi hem babasından hem karısında mirasa konarak maddi yönden iyi durumda oluyorlar. Bazıları daha farklı nimetlere sahip olabiliyor. Ama ben kendimi çok şanslı hissediyorum ve her zaman şükrediyorum. Namazların peşine yaptığım bir duayı buraya almak istiyorum: “Allah’ım! Beni, ailemi, çocuklarımı, torunlarımı, bütün Müslümanları, bütün insanlığı salgınlardan, savaşlardan, doğal afetlerden, kazalardan, belalardan, hastalıklardan koru Ya Rabbim!” Herkese de çocuklarına dua etmelerini, onlara güvendiklerini dile getirmelerini tavsiye ederim.

Her şeyin en doğrusunu bildiğini zanneden zırcahillerle doldu ortalık. Çok dikkat etmek gerek.

HAYRİ BOSTAN

Yorumlar (0)

Yorum Yap

Yorumunuz onay sonrası yayınlanacaktır.

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yap!

İlgili Haberler

avrasyaninsesi.com, deneyiminizi geliştirmek için çerezler kullanmaktadır. Çerez kullanımına ilişkin detaylı bilgiye Çerez Politikası sayfamızdan ulaşabilirsiniz. Devam ederek çerez kullanımını kabul etmiş sayılırsınız.

Detay