Eğitimci Yazar Hayri Bostan Köşe Yazısı: "Neler Gördük Neler"
Eğitimci Yazar Hayri Bostan Köşe Yazısı: "Neler Gördük Neler"
Doğduğum günü her ne kadar öğrenememiş olsam da yaklaşık olarak tahmin edebiliyorum. Bin dokuz yüz elli yedinin ocak ayı olması lazım. Bizim oralarda kalandar derler. Annelerimiz babalarımız farklı bir ay sistemi kullanırlardı. Sanırım takvimlerde Rûmî diye geçen takvimdir. Kullandığımız resmî normal takvimden 13 gün geriden gelen bir takvimdir. Bir de Hicrî takvimimiz vardır. Bir çoklarımız onu kullanmayı sever ama en doğrusu devletin kullandığı resmî takvimi kullanmaktır.
Rahmetli babam rahmetli dedemin tek oğluydu ama bu bir babanın tek oğlu olmak ona hiçbir avantaj sağlamamıştı.

Babam evlenince dedemlerle aynı evde yaşamaları hiç kolay olmamış. Ermenilerin ev stilinde yapılmış iki odalı bir evdi dedemin evi. Evde ne tuvalet ne banyo vardı. Aile mahremiyetine hiç uygunluğu yoktu. Bir de babamın annesi babam bir buçuk yaşlarındayken ölmüş olduğundan evde bir de üvey anne olayı vardı. Kısacası bir arada yaşamaları mümkün değildi. Dağın başında bir köyde yaşıyorlardı. Ayrılıp yaşayabilecekleri başka bir seçenek de yoktu. Otlarını koymak, hayvanlarını bağlamak için dışarıda yaptıkları sundurma gibi bir şey vardı. Dedem onun yarısını babama vermişti. O binaya merek derlerdi. Babama verilene de mereğin yarısı oluyordu. Etiyopya kırsalında yaşayan köylülerden bir farkı yoktu hayatlarının.
Yoksulluğu dibine kadar yaşadığımızı şimdilerde daha iyi anlıyorum. O zamanlar bunu idrak etmemiz de mümkün değildi. Çünkü bu köyde yaşanan hayatlar üç aşağı beş yukarı aynıydı. Farklı olan tek bir aile vardı. O da köyün ağası Harakalı Mustafa Ağa’nın ailesiydi. Birkaç tane karısı olduğunu duyardım.

Meğer bizim köyde feodalizm vardı. Ülke yönetimi de kırsal kesimdeki hayatlar da feodal bir hayattı. Ağanın işlerini yapan marabaları vardı. Bu marabalara toprak dağıtmıştı ağa. Toprağı işliyorlardı ve ürünün yarısını ağaya veriyorlardı. Karakovan balı, tereyağı, süt, yoğurt gibi ürünlerin de en kalitelisini ağaya hediye götürürdü insanlar. Bundan hiç yüksünmezlerdi. Aksine ağaya yaranma ve yalakalık yapmak için adeta yarışırlardı.
İyi düzen kurmuştu ağa. Bu ayrıcalığı da köylerde yaşayan Ermeni vatandaşlarımızı baskılayarak, öldürerek, sürerek, yok ederek onların yerlerine yerleşmişlerdi. Anadolu’nun zenginleri bu eşkıyalardı. Devlet de eşkıyalarla adeta iş tutuyordu. Yani o zamanların devletinin eşkıyadan aşağı kalır yanı yoktu.
Köyün yolu yoktu. Bütün yükler insan ve hayvan sırtında taşınıyordu. Okuduğumuz ilkokul bile biz okula başladığımız sene insan ve hayvan sırtında malzeme taşınarak yapılmıştı.
Ağanın biçilmiş çayırlarında bile inek otlatmak yasaktı.
Mahrumiyetleri sayıp bitiremeyeceğim böyle bir köyde doğduk ve büyüdük. Çocukluğumda sahip olmak istediğim en gözde lüks bir çakı bıçağıydı. Eğer bir çakı bıçağımız varsa onunla her şeyi yapabilirdim. Kendi oyunlarımızı ve oyuncaklarımızı kendimiz icat eder oynardık. Topumuz hiç olmamıştır. Olsa da top oynamaya uygun bir yer yoktu. Çalıları, fındık çubuklarını yontarak sepet örerdik. Irmaklardan su getirerek çiçek değirmeni yapardık. Bir patatese kanatlar batırarak suyun kuvvetiyle dönen bir çarka dönüştürürdük. Çelik çomak severdik ama oynayacak arkadaşımız olmazdı. Arkadaşımız yoktu. Dağlarda, ormanlarda inekleri tek başımıza güderdik. O balta girmemiş gür ormanlarda her ağacın bir adı vardı. Ağaç cinsi isimleri olduğu gibi, önemine binaen özel isimle anılan ağaçlar da vardı. En çok kızılağaç vardı ormanlarda. İstiriç, gürgen, ispendam, zigari, koğuksula gibi ağaçlar da vardı. Koğuksuladan kaval, patlangoç gibi oyuncaklar yapardık. Kendirden kolçak örer, ustalıkla çırparak patlatmayı çok severdik.
Siyaset o zamanlar kurnazlıkla yürütülürdü. Her zaman olduğu gibi belki de. Ağanın üç tane oğlu vardı ve hiçbir zaman aynı partiyi desteklemezlerdi. Onun için de kim kazanırsa kazansın ağa kazanmış oluyordu.
Rahmetli babam bu köyde yaşamaktan usanmıştı. Bir şekilde kurtulmak istiyordu buralardan.
Çok temiz yürekli saf bir insandı. Onun için de yanlış işler yaptı. Devletin yerini uyanıklar babama yer diye satmışlardı. Babam toprağı çok severdi. Çok toprağımız olsun istiyordu. Onun için yer mi yer, toprak mı toprak, incelemeden, irdelemeden aldı.
Hayatımızın her anı, her kesiti aslına bakılırsa trajediydi. Babamızın temiz kalplilik anlamındaki saflığı irsi olarak hepimize bulaşmıştır. Kardeşlerimin bazıları bu saflığın bedelini ödedi, bazıları hala ödüyor.
Yıllar aktı geçti. Yoksulluk ve sefalet içerisinde öğrencilik yıllarımız geçti. Öğretmen olunca ilk atama yerim İstanbul’un Sarıyer ilçesi olduğundan buralarda bir öğretmen maaşıyla gene yoksullukla geçen ama güzel yıllar olarak hafıza kazınan hayatımız oldu.
Elli dördüncü hükumet zamanında bir içme suyu barajı olan Yuvacık Barajı’nın ve su arıtma tesislerinin yapımına hız verildi. Yirmi beş yıldır babamın kullandığı topraklar meğerse devletin arazileriydi. Babamın yetiştirdiği meyve ağaçlarına, fındıklara değer biçmişlerdi. Bu istimlak olayı da ailemiz için ağır bir yıkım olmuştu.
Kendimizi toparlamaya çalışırken 17 Ağustos 1999 Marmara Depremi oldu. Her yumruk yedikçe yere serilen ve yeniden toparlanıp ayağa kalkmaya çalışan bir boksör gibiydik artık. Çok zor günler yaşadık. Çok acılar tattık. Hepsi geldi geçti.
Pandemi salgını da apayrı bir olaydı. Birçok yakınlarımız, arkadaşlarımız, dostlarımız, yakınlarımız hayatlarını kaybettiler. Evlerden çıkamaz olduk. Camilerde seyreltilmiş safları unutmadık. Cuma namazları açık alanlarda seyreltilmiş saf düzeniyle kılınıyordu. Her yerde uyarı yazıları vardı. Özellikle okul, devlet dairesi, hastane gibi yerlerde bu uygulamalar talimatla sağlandığı için harfiyen uygulanıyordu. Hatta trafik ışıklarında bile uyarılar yer alıyordu.
Van depremi, İzmir depremi, Elâzığ depremi ve en büyüğü de Kahramanmaraş ve çevresinde on bir ilimizi içine alan bölgede meydana gelen deprem çok acılar yaşattı. Maraş Elbistan Hatay depremleri sonrası Haluk Levent’in ismini bir iyilik kahramanı olarak duyduk ve öğrendik. Eskiden deprem olan yerlere diğer bölgelerden hırsızlık yapmak için gelenler olurdu. Meğer onlar ufak işlermiş. Şimdi milyonlardan, milyarlardan söz ediliyor. İnsanların acılarını, felakete uğramışlığını ranta, gelire çevirmek ve böyle bir kirli vicdanla yaşamını sürdürmek nasıl bir duygu anlayamıyorum.
Tarihte milyonlarca insanın hayatını kaybettiği ya da yer değiştirmek zorunda kaldığı savaşlar vardı. Savaştan daha acımasız ve anlaşılamaz olaylar da yaşandı bu ülkede. İkinci Dünya Savaşı’nın tam ortalarında ülkemizde uygulanan varlık vergisi ve bu uygulamanın malından mülkünden işinden gücünden yurdundan yuvasından ettiği insanlar olmuştur. Bin dokuz yüz elli beşlerde “Selanik’te Mustafa Kemal Atatürk’ün doğduğu eve saldırı yapıldı” gibi bir yalan haberle kışkırtılan insanlar İstanbul’un en gözde semti Beyoğlu’nu ve İstiklal Caddesini savaş alanına çevirmişti.
Haktan yana olmak, haklının yanında ve tarafında olmak ne kadar zor değil mi?
Çok şeyler yaşadık, çok şeylere tanık olduk. Ama son yıllarda tanık olduğumuz en şaşkınlık verici olanı 15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsüydü. Televizyonlarda Boğaz Köprüsü’ndeki olayı görenler bunu bir trafik uygulaması ya da ona benzer bir şey sanmışlardı. Hayır, sıradan vatandaşlar değil, Başbakan Binali Yıldırım da aynı yüz ifadesiyle çıkmıştı kameralar karşısına. Haberi aldığımız gibi Emine Hanım’la birlikte Anıtpark’a inmek için evden çıktık. Vatandaşların belli bir kesimi marketlere hücum etmiş alışveriş yapmaya, ihtiyaç stoklamaya çalışıyordu. ATM olan yerlerde de aynı kesim insanlar para çekmek için kuyruklar oluşturmuştu.
Anıtpark’a indik, yürüyüş yolundan yürüyerek şehrin öteki başına vardık. Orada bir kaos vardı ama darbe kalkışmasına karşı konuşmalar yapılıyordu. Yürüyüş yolu üzerindeki dairelerden bu protestocuları protesto eden çığlıklar yağıyordu kalabalığın üzerine. Unutulmaz bir geceydi. Eve döndüğümüzde Boğaz Köprüsü (şimdi adı Şehitler Köprüsü oldu) üzerinde soyundurulmuş ve yerlere yatırılmış asker görüntüleri düştü ekranlara.
Ben burada 15 Temmuz’u anlatacak değilim. Yakın tarihimizdeki kapkara günlerden biriydi şüphesiz. Ama daha sonra öğretmenlik yaptığımız okuldan öğretmenlerin tutuklandıklarını görünce şaşırdık. Bu öğretmenlerin böyle bir yönleri olduğunu bilmiyorduk. Bazılarını biliyorduk ama çoğunu bilmiyorduk.
Yaşımız ana yaşı olarak yetmişe dayandı. Geriye dönüp baktığımda bütün bunları ve benzerlerini görüyorum.
Hayatı dolu dolu yaşamışım diye geçiyor içimden. Fakirlikse fakirlik, yoksulluksa yoksulluk, sahipsizlikse sahipsizlik fedakarlıksa fedakarlık, hepsini gördük.
Bir de şunu gördüm: Fedakârlık yaptıklarım, hayatımdan uğurlarına adeta vazgeçtiğim bazı kişiler şimdi güya benden memnun değiller. İnsan bir de kendine dönüp bakmalı. Ben bu hayatta ne yaptım, neyi başardım diye. Ve diyorum ki kendi kendime: Hiçbir zorluk, yoksulluk, sahipsizlik yaşamamış insanların şımarma halleri, başka ne olabilir.
Dünya sinemasının unutulmaz filmleri vardır. Mesela bir tanesi Er Ryan'ı Kurtarmak. Filmin başında yaşlı bir emekli asker savaşta ölenlerin kabristanına gelir ve gözyaşlarıyla onları ziyaret eder. O insanın duygularını o maceraların hiçbir yerinde olmamış olanlar ne kadar anlayabilir? Artık savaş görmemiş, kıtlık görmemiş, yoksulluk ve sahipsizlik görmemiş bir nesil türedi. Bunlar ne olacaklar? Nasıl yetişkinler olacaklar bilmiyorum. Başta kendi hayatları olmak üzere hiçbir şeyin değerini bilmiyorlar.
Rabbime, bana yaşattığı bütün zorluklar, yokluklar, yoksulluklar için sonsuz şükürler ediyorum. İyi ki ne ailede ne okullarda ne askerde ne çalışma ortamımızda korunmadık ve şımartılmadık. Belki biraz ezik kaldık, doğrudur. Ama fıtratımda var olan ayırıcı özellikler sayesinde ben eziklikten de çok zarar görmedim. Eziklik de şımarıklık da insanı bozar çünkü.
14.07.2026
HAYRİ BOSTAN
Galeri (16 görsel)
Etiketler
Yorumlar (1)
Bir roman olabilecek bir yazıyı bu kadar kısaltabildim. Yazının altındaki fotoğrfaların her birinin çok ilginç öyküleri vardır. facebookte yapacağım paylaşımda onlara biraz açıklık getirmeyi düşünüyorum.
İlgili Haberler
Yusuf Gül Köşe Yazısı: Mezhep Üzerinden Siyaset Yapılmaz: Aleviler Kimsenin Siyasi Hesap Defteri Değildir
30 Ağustos 2026
Zekeriya Altuntaş Yazdı: Malazgirt'ten Dumlupınar'a İman Şuuru
30 Ağustos 2026
Eğitimci Yazar Hayri Bostan Yazısı: KORKU, ÇARESİZLİK VE ŞAŞKINLIKLA GEÇEN GÜNLER
26 Ağustos 2026
Tarihçi Yazar Süleyman Pekin Yazdı: Sensizliğin Sınırları
24 Ağustos 2026
Ahmet Bilgehan Arıkan ile Satır Arası "İki Yemin Bir Rüzgar"
22 Ağustos 2026
