Gazeteci Yazar Yusuf Gül Yeni Köşe Yazısı: "Gizli Öğretiler ve Kayıp Bilgelik"
Gazeteci Yazar Yusuf Gül Yeni Köşe Yazısı: "Gizli Öğretiler ve Kayıp Bilgelik"
Kadim dünyada bilgi herkese açık değildi. Bazı bilgiler yalnızca rahiplere, kamlara ve seçilmiş kişilere aktarılırdı.
Çünkü eski toplumlarda bilgi:
güç,
kutsallık,
sorumluluk
olarak görülürdü.
Mezopotamya tapınaklarında rahipler:
gök hareketlerini,
takvim hesaplarını,
ritüelleri,
kutsal metinleri
öğrenmek için uzun yıllar eğitim alırdı.
Eski Türk topluluklarında ise kam olmak kolay değildi. Bir kişinin kam olabilmesi için:
rüyalar görmesi,
ruhsal deneyimler yaşaması,
ağır sınavlardan geçmesi
gerektiğine inanılırdı.
Bazı anlatılarda geleceğin kamlarının genç yaşta gizemli hastalıklar geçirdiği ve bu süreçten sonra “ruhsal olarak değiştiği” anlatılır.
Modern araştırmacılar bu olayların mistik deneyimler ile insan psikolojisi arasındaki bağlantıyı gösterdiğini düşünmektedir.
GÖK OLAYLARI VE KORKUNUN DOĞUŞU
Eski çağ insanı için doğa olayları büyük gizemdi.
Bir güneş tutulması olduğunda insanlar:
göğün öfkelendiğini,
tanrıların kızdığını,
büyük bir felaketin yaklaşmakta olduğunu
düşünebiliyordu.
Özellikle Mezopotamya’da tutulmalar korku ile karşılanırdı.
Bazı kral kayıtlarında, yaklaşan tutulmalar nedeniyle özel ayinler yapıldığı yazılmıştır. Çünkü gökyüzündeki değişimlerin yeryüzündeki olaylarla bağlantılı olduğuna inanılıyordu.
Eski Türkler de yıldırım ve gök gürültüsünü kutsal kabul ederdi. Çünkü gök, Tengri’nin kudretinin simgesiydi.
Bugün bilim bu olayları açıklayabiliyor. Ancak eski insan için gök hâlâ yaşayan bir varlıktı.
BOZKIRLARIN RUHU VE GÖÇEBE FELSEFESİ
Eski Türklerin yaşam tarzı inançlarını doğrudan etkiledi.
Göçebe yaşam:
özgürlüğü,
doğayla iç içe olmayı,
göğe yakın hissedilen bir hayatı
beraberinde getiriyordu.
Bozkır insanı için:
rüzgâr bir haberci,
gece göğü bir rehber,
yıldızlar ise yol göstericiydi.
Bu nedenle Türklerde kapalı tapınaklardan çok açık gökyüzü kutsaldı.
Mezopotamya toplumları ise daha yerleşik şehir uygarlıklarıydı. Onların inanç sistemi:
tapınak merkezli,
rahip düzenine bağlı,
şehir odaklı
bir yapı oluşturdu.
İki medeniyet arasındaki en büyük farklardan biri buydu: Biri göğü bozkırda hissediyordu, diğeri ise zigguratların tepesinde arıyordu.
MİTOLOJİLERDEKİ ORTAK KAHRAMANLAR
Kadim toplumların destanlarında birbirine benzeyen kahramanlar dikkat çeker.
Türk destanlarında:
gökten gelen rehberler,
kutsal kurtlar,
olağanüstü savaşçılar
bulunur.
Mezopotamya’da ise:
yarı tanrı krallar,
tufandan kurtulan bilge kişiler,
ölümsüzlüğü arayan kahramanlar
anlatılır.
Özellikle:
Gılgamış Destanı
insanlık tarihinin en eski destanlarından biri kabul edilir.
Bu destanda geçen:
ölüm korkusu,
sonsuz yaşam arayışı,
insanın faniliği
bugün bile insanlığın temel soruları arasında yer almaktadır.
Türk destanlarında da kahramanlar yalnızca savaşçı değildir; aynı zamanda halkını koruyan ruhsal liderlerdir.
KADİM İNANIŞLARIN ANADOLU’DAKİ İZLERİ
Anadolu, birçok uygarlığın buluşma noktası olduğu için eski inanışların izlerini hâlâ taşımaktadır.
Bugün bile:
türbelere bez bağlama,
nazardan korunma,
ateş üzerinden atlama,
suyun şifa verdiğine inanma
gibi geleneklerin kökeni çok eski dönemlere uzanır.
Özellikle bahar kutlamaları dikkat çekicidir.
Baharın gelişi:
yeniden doğuş,
bereket,
karanlığın sona ermesi
olarak görülürdü.
Bu nedenle ateş yakma ve toplu kutlama ritüelleri hem Orta Asya’da hem Mezopotamya’da önemli yer tutmuştur.
İNSAN VE EVREN ARASINDAKİ BAĞ
Eski insan kendisini doğadan ayrı görmüyordu.
Bugün modern dünyada insan çoğu zaman doğanın efendisi gibi davranıyor. Oysa kadim toplumlarda insan:
evrenin küçük bir parçası,
göğün altında yaşayan bir yolcu,
ruhsal düzenin bir unsuru
olarak kabul edilirdi.
Bu düşünce insana tevazu kazandırıyordu.
Göğe bakan insan şunu hissediyordu: Kendisinden çok daha büyük bir düzen vardı.
Belki de bu yüzden eski toplumlar yıldızlara yalnızca bilimsel merakla değil, derin bir saygıyla bakıyordu.
KAYBOLAN MEDENİYETLERİN SESSİZ ÇIĞLIĞI
Bugün çöllerin altında kalan şehirler, yıkılmış tapınaklar, parçalanmış tabletler…
hepsi geçmişin sessiz tanıklarıdır.
Bir zamanlar oralarda:
dualar edildi,
yıldızlar izlendi,
krallar taç giydi,
insanlar sonsuzluğu anlamaya çalıştı.
Fakat zaman her şeyi toprağa gömdü.
Yine de geçmiş tamamen kaybolmadı.
Çünkü insanlık, atalarının korkularını ve umutlarını hâlâ içinde taşımaktadır.
SONUÇ: GÖKTEN YERYÜZÜNE UZANAN MİRAS
Eski Türk ve Mezopotamya inanışları yalnızca tarih kitaplarında kalan eski hikâyeler değildir.
Onlar:
insanlığın ilk düşünceleri,
ilk korkuları,
ilk duaları,
ilk anlam arayışlarıdır.
Göğe bakan ilk insan ile bugünkü insan arasında binlerce yıl vardır.
Ama değişmeyen tek şey şudur:
İnsan hâlâ bilinmeyeni merak ediyor.
Ve belki de bütün kadim inanışların özü tek bir soruda saklıdır:
“İnsan, sonsuz evrende kendini gerçekten ne kadar tanıyor?”
GAZETECİ YAZAR
YUSUF GÜL.
Etiketler
Yorumlar (0)
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yap!
İlgili Haberler
Şair Yazar Elif Doğan'ın Şiiri "Kurban Bayramı"
23 saat önce
Yazar, Sanat Yönetmeni Ömer Murat ŞEN den 19 Mayıs mesajı
6 gün önce
Yücel Alpay Demir'in Yeni Köşe Yazısı: "19 Mayıs Aslında!"
18 Mayıs 2026
Şair Yazar Elif Doğan'dan 19 Mayıs'a Özel Şiir Haber Sitemizde "19 Mayıs"
18 Mayıs 2026
Araştırmacı Yazar Halide Halid Yazdı: "Son Uçuş, Sonsuz Hasret"
18 Mayıs 2026

