Avrasyanın Sesi - Tarafsız Okuma
Reklam

Gazeteci Yazar Yusuf Gül Yeni Köşe Yazısı: "Gizli Öğretiler ve Kayıp Bilgelik"

Gazeteci Yazar Yusuf Gül Yeni Köşe Yazısı: "Gizli Öğretiler ve Kayıp Bilgelik"

| | 5 dakika okuma | 114 görüntülenme
Gazeteci Yazar Yusuf Gül Yeni Köşe Yazısı: "Gizli Öğretiler ve Kayıp Bilgelik"
Reklam
Paylaş:

Kadim dünyada bilgi herkese açık değildi. Bazı bilgiler yalnızca rahiplere, kamlara ve seçilmiş kişilere aktarılırdı.

Çünkü eski toplumlarda bilgi:

güç,

kutsallık,

sorumluluk

olarak görülürdü.

Mezopotamya tapınaklarında rahipler:

gök hareketlerini,

takvim hesaplarını,

ritüelleri,

kutsal metinleri

öğrenmek için uzun yıllar eğitim alırdı.

Eski Türk topluluklarında ise kam olmak kolay değildi. Bir kişinin kam olabilmesi için:

rüyalar görmesi,

ruhsal deneyimler yaşaması,

ağır sınavlardan geçmesi

gerektiğine inanılırdı.

Bazı anlatılarda geleceğin kamlarının genç yaşta gizemli hastalıklar geçirdiği ve bu süreçten sonra “ruhsal olarak değiştiği” anlatılır.

Modern araştırmacılar bu olayların mistik deneyimler ile insan psikolojisi arasındaki bağlantıyı gösterdiğini düşünmektedir.

GÖK OLAYLARI VE KORKUNUN DOĞUŞU

Eski çağ insanı için doğa olayları büyük gizemdi.

Bir güneş tutulması olduğunda insanlar:

göğün öfkelendiğini,

tanrıların kızdığını,

büyük bir felaketin yaklaşmakta olduğunu

düşünebiliyordu.

Özellikle Mezopotamya’da tutulmalar korku ile karşılanırdı.

Bazı kral kayıtlarında, yaklaşan tutulmalar nedeniyle özel ayinler yapıldığı yazılmıştır. Çünkü gökyüzündeki değişimlerin yeryüzündeki olaylarla bağlantılı olduğuna inanılıyordu.

Eski Türkler de yıldırım ve gök gürültüsünü kutsal kabul ederdi. Çünkü gök, Tengri’nin kudretinin simgesiydi.

Bugün bilim bu olayları açıklayabiliyor. Ancak eski insan için gök hâlâ yaşayan bir varlıktı.

BOZKIRLARIN RUHU VE GÖÇEBE FELSEFESİ

Eski Türklerin yaşam tarzı inançlarını doğrudan etkiledi.

Göçebe yaşam:

özgürlüğü,

doğayla iç içe olmayı,

göğe yakın hissedilen bir hayatı

beraberinde getiriyordu.

Bozkır insanı için:

rüzgâr bir haberci,

gece göğü bir rehber,

yıldızlar ise yol göstericiydi.

Bu nedenle Türklerde kapalı tapınaklardan çok açık gökyüzü kutsaldı.

Mezopotamya toplumları ise daha yerleşik şehir uygarlıklarıydı. Onların inanç sistemi:

tapınak merkezli,

rahip düzenine bağlı,

şehir odaklı

bir yapı oluşturdu.

İki medeniyet arasındaki en büyük farklardan biri buydu: Biri göğü bozkırda hissediyordu, diğeri ise zigguratların tepesinde arıyordu.

MİTOLOJİLERDEKİ ORTAK KAHRAMANLAR

Kadim toplumların destanlarında birbirine benzeyen kahramanlar dikkat çeker.

Türk destanlarında:

gökten gelen rehberler,

kutsal kurtlar,

olağanüstü savaşçılar

bulunur.

Mezopotamya’da ise:

yarı tanrı krallar,

tufandan kurtulan bilge kişiler,

ölümsüzlüğü arayan kahramanlar

anlatılır.

Özellikle:

Gılgamış Destanı

insanlık tarihinin en eski destanlarından biri kabul edilir.

Bu destanda geçen:

ölüm korkusu,

sonsuz yaşam arayışı,

insanın faniliği

bugün bile insanlığın temel soruları arasında yer almaktadır.

Türk destanlarında da kahramanlar yalnızca savaşçı değildir; aynı zamanda halkını koruyan ruhsal liderlerdir.

KADİM İNANIŞLARIN ANADOLU’DAKİ İZLERİ

Anadolu, birçok uygarlığın buluşma noktası olduğu için eski inanışların izlerini hâlâ taşımaktadır.

Bugün bile:

türbelere bez bağlama,

nazardan korunma,

ateş üzerinden atlama,

suyun şifa verdiğine inanma

gibi geleneklerin kökeni çok eski dönemlere uzanır.

Özellikle bahar kutlamaları dikkat çekicidir.

Baharın gelişi:

yeniden doğuş,

bereket,

karanlığın sona ermesi

olarak görülürdü.

Bu nedenle ateş yakma ve toplu kutlama ritüelleri hem Orta Asya’da hem Mezopotamya’da önemli yer tutmuştur.

İNSAN VE EVREN ARASINDAKİ BAĞ

Eski insan kendisini doğadan ayrı görmüyordu.

Bugün modern dünyada insan çoğu zaman doğanın efendisi gibi davranıyor. Oysa kadim toplumlarda insan:

evrenin küçük bir parçası,

göğün altında yaşayan bir yolcu,

ruhsal düzenin bir unsuru

olarak kabul edilirdi.

Bu düşünce insana tevazu kazandırıyordu.

Göğe bakan insan şunu hissediyordu: Kendisinden çok daha büyük bir düzen vardı.

Belki de bu yüzden eski toplumlar yıldızlara yalnızca bilimsel merakla değil, derin bir saygıyla bakıyordu.

KAYBOLAN MEDENİYETLERİN SESSİZ ÇIĞLIĞI

Bugün çöllerin altında kalan şehirler, yıkılmış tapınaklar, parçalanmış tabletler…

hepsi geçmişin sessiz tanıklarıdır.

Bir zamanlar oralarda:

dualar edildi,

yıldızlar izlendi,

krallar taç giydi,

insanlar sonsuzluğu anlamaya çalıştı.

Fakat zaman her şeyi toprağa gömdü.

Yine de geçmiş tamamen kaybolmadı.

Çünkü insanlık, atalarının korkularını ve umutlarını hâlâ içinde taşımaktadır.

SONUÇ: GÖKTEN YERYÜZÜNE UZANAN MİRAS

Eski Türk ve Mezopotamya inanışları yalnızca tarih kitaplarında kalan eski hikâyeler değildir.

Onlar:

insanlığın ilk düşünceleri,

ilk korkuları,

ilk duaları,

ilk anlam arayışlarıdır.

Göğe bakan ilk insan ile bugünkü insan arasında binlerce yıl vardır.

Ama değişmeyen tek şey şudur:

İnsan hâlâ bilinmeyeni merak ediyor.

Ve belki de bütün kadim inanışların özü tek bir soruda saklıdır:

“İnsan, sonsuz evrende kendini gerçekten ne kadar tanıyor?”

GAZETECİ YAZAR

YUSUF GÜL.

Yorumlar (0)

Yorum Yap

Yorumunuz onay sonrası yayınlanacaktır.

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yap!

İlgili Haberler

avrasyaninsesi.com, deneyiminizi geliştirmek için çerezler kullanmaktadır. Çerez kullanımına ilişkin detaylı bilgiye Çerez Politikası sayfamızdan ulaşabilirsiniz. Devam ederek çerez kullanımını kabul etmiş sayılırsınız.

Detay