Avrasyanın Sesi - Tarafsız Okuma
Reklam

Eğitimci Yazar Hayri Bostan Köşe Yazısı: "Aslında Yok Birbirimizden Farkımız"

Eğitimci Yazar Hayri Bostan Köşe Yazısı: "Aslında Yok Birbirimizden Farkımız"

| | 10 dakika okuma | 441 görüntülenme
Hayri Bostan - Eğitimci Yazar
Hayri Bostan - Eğitimci Yazar
Paylaş:

Aralık 1995’te rahmetli hocam Mustafa Miyasoğlu ile bir röportaj yapmıştım ve o röportaj rahmetli Ahmet Kabaklı’nın beğenisinden geçmiş ve o ayın Türk Edebiyatı dergisinde yayımlanmıştı.

Mustafa Miyasoğlu Pakistan’daki beş yıllık görevinden dönmüştü ve Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Akademisi’nde Türk Edebiyatı okutmanlığına başlamıştı.

Eğitimci Yazar Hayri Bostan Köşe Yazısı: "Aslında Yok Birbirimizden Farkımız"

Bir ziyaretimde sohbetimiz esnasında bir şey anlatmıştı. Asla unutamam:

“Elimizde bir çuval pirinç var diyelim. Bu pirinçten ister pilav ister sütlaç ister dolma ya da başka bir şey yapalım. O pirincin kalitesi neyse ondan elde edeceğimiz her şeyin kalitesi de o kadar olacaktır. Türkiye’de İslamcılar var, Milliyetçiler var, Sosyalistler var. Bunların hepsinin eksikleri ve kusurları aynıdır. Birleşik kaplar gibi insan kalitemiz neyse hepsine sinmektedir” demişti.

Eğitimci Yazar Hayri Bostan Köşe Yazısı: "Aslında Yok Birbirimizden Farkımız"

Bugün Taha Akyol Medyascop’ta Tarık Çelenk’le Servet ve Sermaye konusunu konuşuyorlardı. Hem zevkle izledim ve de yakın geçmiş gözlerimin önünden aktı geçti. Bu konuşmayı üyesi olduğum gruplarda da paylaştım ama çoklarının izleyeceğini sanmıyorum. Çokları hemen bir yaftalamada bulunacak ve izlemekten vaz geçeceklerdir. Taha Akyol gibi bir insana bazıları FETÖ’cü diyor ve reddediyorlar. Tarık Çelenk’e de kim bilir neler söylerler.

Bu durum bizim mahallenin en büyük hastalığıdır. Bu hastalık yıllar geçtikçe daha da kronikleşmekte ve tedavi olmaz bir hal almaktadır.

İmam hatip lisesi son sınıfta okuduğum zamanlar okulun yakınlarında sahibi ilkokul öğretmeni olan bir kitapçıya gitmiştim. O gün oradan Sezai Karakoç’un Sütun adlı kitabını, bir de Ali Fikri Yavuz’un Kur’an Mealini satın almıştım. Oradaki konuşmalarına kulak vermiştim. Birisi o kitapçı ağabeye “Hayrettin Karaman, Bekir Topaloğlu için ne düşünüyorsun” diye sormuştu. O da “ilim adamlığı taslıyorlar ama aslında bir şey bildikleri yok” gibi bir şey söylemişti. O yıllarda özellikle Hayrettin Karaman ve Bekir Topaloğlu çok tartışılan, topa tutulan kimselerdi. Mesela mezheplerin telfiki konusundaki görüşlerinden dolayı onlara ağız dolusu hakaretvari “mezhepsiz” diyorlardı. Mezhepsiz tanımlaması adeta dinsiz, imansız, kafir gibi ağır bir hakaret içeriyordu.

Aradan yarım asır geçti ve Türkiye’de fazla bir şey değişmedi. Müslümanlar çok değerli akademisyenler, ilim insanları yetiştirdiler. Ama bu değerli insanlar birinci öncelikli hedefler olarak hep taşlandı, dışlandı, karalandı.

Benim zevkle takip ettiğim isimlerden örnekler vermem gerekirse mesela Prof. Dr. İlhami Güler, Prof. Dr. Mehmet Azimli, Prof. Dr. İsrafil Balcı, Prof. Dr. Mehmet Okuyan, Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Prof. Dr. Şaban Ali Düzgün, Prof. Dr. Hüseyin Atay, Prof. Dr. Süleyman Uludağ gibi birçok ismi bir çırpıda sayabilirim.

Bir de cami cemaati diye tanımlayabileceğimiz kesim daha çok merdiven altı diye tabir edebileceğimiz kişilerden besleniyorlar.

Sözünü ettiğim yıllarda bu fitne ve fesatların kaynağı daha çok “Süleymancılar” diye tabir edebileceğimiz kesimden geliyordu. Bunun da bir sebebi vardı. 1973’te kurulan CHP+MSP koalisyon döneminde imam hatip okulları imam hatip liselerine dönüştürüldü. O zamana kadar din hizmeti diye ifade edeceğimiz işler Süleymancı kurslarından mezun olanlar tarafından vekaletle yürütülüyordu. Diyanet İşleri Başkanlığı artık cami görevlerinde ve din hizmetlerinde imam hatip lisesi mezunlarını istihdam etmeye başladı. Onlar da ellerinden giden bu imkanlara tepki olarak imam hatiplere karşı absürt, asılsız iftiralar, karalamalar yapıyorlardı. Bizim kasabamızda da Talebe Yurdu dedikleri kursları vardı. Bizler de İmam Hatip Lisesine gittiğimiz için bizden hiç hoşlanmazlardı. Biz de okulumuza bir zarar gelmesin diye oturmamıza kalkmamıza çok dikkat ederdik. Ama ne yapsak o kesimin öncülerinin sataşmalarından kurtulamazdık. İmam Hatip Lisesi bitti, Yüksek İslam Enstitüsüne başladık. Bu korkuyu hep taşıdık. Köye gelişlerimizde köy camiinde vaaz etmek, hutbe okumak, müezzinlik yapmak, namaz kıldırmak gibi görevlere hevesleniyorduk. Onlar da bundan hiç hoşlanmıyorlardı.

Asıl sebep ellerinden kaçırdıklarını düşündükleri görev yapma ve gelir sağlama imkanlarından mahrum kalmalarıydı.

Aradan yarım asır geçti. Bu sorun hiç çözülmedi. Daha çok dallandı budaklandı. Sonuç olarak İslami kesimin yetiştirdiği değerli ilim insanları itibarsızlaştırılıyor, karalanıyor ve etkisiz hale getirilmeye çalışılıyor. Sonuç olarak bütün bu gayretler dini bilgi ve donanımı olmayan zır cahillere alan açıyordu. Siyasi partiler de oy hesabı yaparak daha çok o kesimin şarlatanlarına sahip çıkıyor ve ilim irfan sahibi akademisyenler itibarsızlaştırılıyor.

Buraya kadar her şey normal ve doğal kabul edilebilir belki ama akademisyenlerin birçoğu da kendilerini bu popülizmden kurtaramıyorlar. Aksine popülizme kendilerini kaptırıyorlar. Çünkü o zaman sözleri daha çok dinleniyor, kitapları satılıyor ve itibar görüyorlardı.

Kendilerini bu rüzgâra kaptırmış çok akademisyen arkadaşım var. Topluma yön vermek, örnek olmak yerine toplumun yerleşik kültürüne teslim oluyorlar ve toplum onları değil, onlar toplumu örnek alıyorlar. Ancak o zaman daha çok beğeni ve saygınlık kazandıklarını düşünüyor olmalılar. Bu durumlarına itiraz edip örnek verdiğimizde “bunlar kültürdür. Bunlara karşı çıkmanın manası yoktur” gibi şeyler söylüyorlar.

Sonuç olarak kalabalıklara hitap ettikleri için her bakımdan avantajlı çıkıyorlar.

Toplumda yer bulan hiçbir hurafeye, uydurmaya, taklide, dinin özünden uzaklaşmaya karşı ne bir sözleri ne bir satır yazıları ne de bir duruşları oluyor.

Siyasi partiler oy çokluğunu nerede görürse oraya yatırım yapar. Ama isminin başında Dr., Doç., Prof. Yazan insanlar bu vebalden nasıl kurtulacaklar bilemiyorum.

Suudi Arabistan’da arkadaşlarım var. Her biri yurtdışında okumuş, iyi eğitim almış insanlar. Rejim olarak demokrasiye karşın krallığı savunuyorlar. Dünyadaki hâkim devletler krallıkları tercih ederler. Demokrasilerde bugün işbaşında olanlar bir seçimle gider, yerlerine başkaları gelebilir gibi şeyler söylüyorlar. Onun için bir düşünürümüz “Ortadoğu’da petrol moderniteyi değil feodaliteyi üretiyor” diyor. Bizim gibi tam oturmamış demokrasiler de modernite yerine köylülüğü besliyor. Bu durum cami cemaatlerinden camilerde görev yapan imam, hatip ve müezzinlere kadar herkesi kapsıyor. Varsa yoksa bir şekilde elde ettikleri ekonomik ve sosyal statüleri. Adam eline bir meslek almış. Maaşı güzel. Görev yapsa da yapmasa da ay başında maaşı yatıyor. Ülkemizin birçok yörelerinde günde beş vakit namazı bile doğru düzgün kıldırmıyorlar. Nuri Bilge Ceylan “Ahlat Ağacı” filminde bu duruma geniş yer vermiş ama bu kesimin çoğunun ne Nuri Bilge Ceylan’dan ne de başka birinden haberleri vardır. Ne dini konularda ne edebi konularda kitap okumazlar. Vaktı zamanında mezun oldukları okulları nasıl bitirdikleri de meçhuldür. Eksiklerini ve kusurlarını en naif şekilde söylemeye çalışsan seni de dinlemezler.

Bugünden baktığımız zaman Tanzimat Döneminde, Cumhuriyet Döneminde çok değerli düşüncelerin yazılıp çizildiğini, tartışıldığını görüyoruz.

Genel olarak baktığımızda üç çizgi tespit edebiliriz. Milliyetçilik, İslamcılık ve Solculuk. Önemli yazar ve düşünürlerimiz “İslamcılık ve Milliyetçilik bir parti programı olmamalıdır “dediklerini görüyoruz. Bunlar partiler üstü konulardır. Artık milliyetçiler de İslamcılar da sosyalistler de avamlaşmaktan kurtulamıyorlar. Onun için de Ortadoğu’da petrol modernite değil, feodalite üretiyor.

Tanzimattan bu yana bizde de ne yazık ki servet sermayeye dönüşemiyor. Parayı bulanlar daha büyük yatırımlar yapmak, işini geliştirmek yerine parayı cebine koyup pavyonların yolunu tutuyorlar. Petrol zengini ülkelerin vatandaşları da aynı. Dünyayı geziyorlar, yiyorlar, içiyorlar, har vurup harman savuruyorlar. Artık fosil yakıtların tükeneceği ufukta görününce kralları yeni projeler geliştirmeye başladılar ama servet sahibi zihniyetin bunlardan da haberinin olduğunu sanmıyorum.

Ülkemizde de sosyal statüsü, parasal durumu azıcık gelişenler artık kimseyi umursamıyorlar. Onların isimlerini trilyonluk servetlerini batırdıkları zaman duyuyoruz. Sosyal sorumlulukları olmadığı ya da yeterince gelişmediği için kimse ne zengin olmalarını ne de batmalarını umursuyor.

Kur’an ayetlerini, Peygamber (sav) hadislerini, bütün kutsalları çok rahat tüketiyor bu kesim. Bir Stand upçının sözlerine kafayı takıp kıyametler koparıyorlar ama kendilerinden saydıkları kesimlerin çok daha büyük cürümlerini “kol kırılır yen içinde kalır” diyerek örtbas etme ayaklarına yatıyorlar. Bu davranışa kasaba kültürü, kasaba uyanıklığı diyebiliriz. Onlara siz kimi kandırıyorsunuz diye de bir soru soramazsın. Küstah ifadelerle sizi bastırır bir şekilde üste çıkmasını da iyi bilirler.

Hz. Peygamber (sav)’in şu sözünü bilmeyen yoktur:

ان الله لا ينظر الى صوركم و اموالكم و لكن ينظر الى قلوبكم و أعمالكم Allah sizin beden güzelliklerinize ve mallarınıza mülklerinize bakmaz. Kalplerinize ve amellerinize bakar.”

Bana ne senin servetinden, malından mülkünden. Bana bu imkanlarla hangi hayırlı işeri yapıyorsun, kaç tane fakir fukaranın yarasına merhem oluyorsun, kaç tane ihtiyaçlı öğrenciye burs veriyorsun onu söyle. Bu tiplerin bir özelliği de beleş sevap avcılığıdır. Piyasada bu konuda çok malzeme de vardır. Bu kafalarla da köylülükten, cehaletten kurtulmamız mümkün görünmüyor.

Bir konuşma dinleyip de beğendiğim zaman en güvendiğim arkadaşlarıma gönderiyorum. Aldığım tepkiler de genellikle “ben bu adamı okumam. Ben bu adamı dinlemem. Bu şöyledir, böyledir…Okumadan, izlemeden, dinlemeden fikir sahibi o kafalara ne diyebiliriz? Cehaletinizle sürünün demekten başka bir şey kalmıyor.

Adam malı mülkü olan bir hatunla evlenmiş beleşten bir yaşama konmuş, adam beğenmiyor. Biz yoksulluğun da ekonomik sorunların da alasını yaşamışız. Demek istediğim şudur: Bazıları imkansızlıklarla, bazıları da imkanlarla sınanıyor olabilir. Ama sahip olduklarını bir üstünlük görmek Kur’an’da Karun örneğiyle çok güzel anlatılıyor. Onca hatimler yapıyorlar, mukabelelerde bulunuyorlar ama birçoklarının bu Kur’an mesajlarından haberleri yok.

Böyle bir hayatın insanı savuracağı tek yer yalnızlıktır. Bu da benim için güzeldir. Sırf cenazem kalabalık olsun, şöyle desinler, böyle demesinler diye bu yaşam tarzımı da düşüncelerimi de değiştirecek değilim.

Şunu da belirtmeliyim: Ben böyle bir yazı yazabiliyorsam umut vardır demektir.

11.07.2026 Cumartesi

HAYRİ BOSTAN

Galeri (5 görsel)

Eğitimci Yazar Hayri Bostan Köşe Yazısı: "Aslında Yok Birbirimizden Farkımız"
Eğitimci Yazar Hayri Bostan Köşe Yazısı: "Aslında Yok Birbirimizden Farkımız"
Eğitimci Yazar Hayri Bostan Köşe Yazısı: "Aslında Yok Birbirimizden Farkımız"
Eğitimci Yazar Hayri Bostan Köşe Yazısı: "Aslında Yok Birbirimizden Farkımız"
Eğitimci Yazar Hayri Bostan Köşe Yazısı: "Aslında Yok Birbirimizden Farkımız"

Yorumlar (0)

Yorum Yap

Yorumunuz onay sonrası yayınlanacaktır.

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yap!

İlgili Haberler

avrasyaninsesi.com, deneyiminizi geliştirmek için çerezler kullanmaktadır. Çerez kullanımına ilişkin detaylı bilgiye Çerez Politikası sayfamızdan ulaşabilirsiniz. Devam ederek çerez kullanımını kabul etmiş sayılırsınız.

Detay