Eğitimci Yazar Hayri Bostan'ın Leiden - Hollanda İzlenimleri
Eğitimci Yazar Hayri Bostan'ın Leiden - Hollanda İzlenimleri
Hollanda Leiden Fatih Vakfı
BİR AVRUPA ÜLKESİNE İLK GİDİŞ

Hayatımda hiç Avrupa ülkelerine seyahate gitmedim. Bu sene, Allah nasip eyledi. Lise sıralarından, arkadaşım İsmail Kuzu ‘nun vesilesiyle, Hollanda’ya yol göründü.
Bir yandan sevinirken bir yandan da heyecanlanıyordum. Oralarda neyle karşılaşacağımı bilmiyordum. Bir yandan gitmek için günleri sayarken bir taraftan da her geçen günle yaklaşan gitme günü, heyecanımı artırıyordu. Biletim 17 Temmuz 2014 Perşembe günü saat 17.00’ye alınmıştı. Günler hızla akıp giderken ben de orada yapacağım görevler için hazırlıklar yapıyordum. Vaaz vereceğim, teravih kıldıracağım, cuma namazı, bayram namazı kıldıracağım ve mukabele okuyacağım.

Diyanet İşleri Başkanlığı sitesinden Cuma hutbeleri, Ramazan Bayramı hutbesi, vaazlar ve bunların dualarını indiriyor, çıktılarını alıyor, şeffaf dosyalara yerleştiriyordum. Emanet bir orta boy valiz temin ettim ve eşyalarımı tek tek yerleştirdim. Günler hızla birbirini kovaladı ve beklenen gün geldi.
“YA ALLAH”
Sabah evden çıktım, Arkadaşım beni otogara bıraktı. Oradan otobüsle Kartal Metrosu’na, oradan metroyla Ayrılık Çeşmesi’ne, oradan Marmaray ile Sirkeci’ye vardım. Vakit henüz erken, çok erkendi. Cağaloğlu’nda Cezeri Kasım Paşa Camii'nin altında Diyanet Vakfı Yayınları'ndayöneticilik yapan arkadaşım Metin Mergen'i aradım. Yerindeydi. Cağaloğlu yokuşunda valizimi sürükleye sürükleye, sol tarafta İstanbul Valiliği'ni, sağ tarafta İran Konsolosluğu'nu, yine solda, geçirdiği yangından sonra onarıma alınmış olan İstanbul Milli Eğitim Müdürlüğü'nü, sağ tarafta eskiden MTTB olan, daha sonra birçok kuruma mekan olan, şimdilerde ise İstanbul Mili Eğitim Müdürlüğü'nün hizmetine verilmiş, bir zamanlar etkinliklere katıldığımız, tiyatro ve konserler izlediğimiz genç yıllarımızın uğrak yeri olan binayı izleyerek oraya vardım. Oturduk, sohbet ettik. Oruçlu olduğumuz için ikram yoktu tabii. Öğle namazını orada kıldık. Arkadaşımla birlikte Nuriosmaniye Camii'ne doğru yürüdük. Vedalaşıp ayrıldık ve Çemberlitaş’tan tramvaya bindim, Yusufpaşa’da indim ve Aksaray’dan Atatürk Havalimanı’na giden metroya bindim. Havalimanına vardığımda, saat 14.45’ti. Uçağın kalkışından iki saat önce orada olmam gerekiyordu. Çeyrek saat erken gelmiştim. İçeri girdim, KLM Havayollarını buldum, bagajımı verdim, biletimi chek-in yaptırdım. İstediğim gibi pencere kenarı vardı: 18/A.
Gerekli kontrollerden geçerek bekleme salonuna vardım. Uzunca bir bekleyişten sonra yolcular uçağa alınmaya başladı ve yerimize oturduk. Telefonumu uçuş moduna aldım. Uçak da çeyrek saat gecikmeyle havalandı.
EVLİYA ÇELEBİ’NİN İZİNDEYİM ARTIK
Eskiler bir aba ve bir bastonla yola revan olurlarmış, ben ise valizlerle ve uçağın içindeyim. Uçak kalkar kalkmaz, Olimpiyat Stadı'nın, Küçük ve Büyükçekmece Göllerinin fotoğraflarını çekebildim. Avrupa ülkeleri baştanbaşa bulutluydu. Cam kenarında oturmamın fazla bir faydası olmadı. Hiç bir yeri göremedim. Ta ki Hollanda semalarına varıncaya kadar. Orada uçak alçalmaya geçtiği için olacak, dümdüz arazileri, cetvelle çizilmiş gibi düzgün tarlaları görebiliyordum.
Uçakta yemek servisi yapılırken, hiç bir şey istemediğimi anlatmakta zorlandım. Sonra verilen yemekleri aldım ve ön koltuğun arkasındaki, yolcuların kusma vakaları için konulmuş kâğıt keseye koydum ve fotoğraf çekmeye devam ettim. Anonsların hiçbirinden bir şey anlamadım. Uçağın inişe geçtiğini de ancak hissedebildim.
AMSTERDAM HAVALİMANI'NDA
Amsterdam Havalimanı’na indik. Polis kontrolünde ilginç şeyler oldu. Beni kenara ayırdılar. Onlar Türkçe ya da Arapça bilmiyorlar. Ben de Hollandaca veya İngilizce bilmiyordum. Beni kenara ayırıp ızbandut gibi bir polise teslim ettiler. O da beni bir süre bekletti. Sonra bana param olup olmadığını, busines kartım olup olmadığını sordu. Kartlarımı, cüzdanımı gösterdim. Çok sakindim. Sonunda pasaportumu elime verdiler ve gidebilirsin dediklerini anladım. Artık bagajımı almak için bagaj bandına gitmem gerekiyordu; ama alan o kadar geniş ki, bir an ne yapacağımı bilemedim. Sorabileceğim kimse de yok. Seyahat acemisi oluşumuzdan olsa gerek, orada monitörlerde inen uçakların uçuş numaraları ve karşısında da bagajların kaç numaralı banttan alınacağı yazıyordu. Öyle kara kara düşünüp panikle aranırken bir temizlik isçisine yaklaşıp elimdeki bagaj pulunu gösterdim. Adam bana, Türkçe konuşunca, o an orada, kendimi mahşer meydanında bir şefaatçi bulmuş gibi hissettim.
On bir numaralı bagaj bölümüne gitmem gerekiyordu. Oraya gittim ve beklemeye başladım. Bagajım orta boy basit bir valizdi. İnşallah açılmamıştır, inşallah içindekiler ortalığa saçılmamıştır. Rengi mavi bir valizdi. Ya da ben öyle hatırlıyordum. Bekle bekle gelmez. Sonunda benim bagajımın ebadında bir valiz geldi; ama rengi gri. Bant dönerken ben sapındaki yazıyı görmeye çalıştım; Bostan Hayri, AMS, KL 1614 yazılarını görünce çektim aldım.
Çıkışta bu sefer oradaki polisler valizimi aramak istediklerini söylediler. Valizi oradaki satha koydum ve didik didik aradılar. Tam bir şey bulduk coşkularının ardından küçük poşetlerin birinden diş macunu, ötekinden terlik, berikinden tıraş takımı çıktıkça polisin hayal kırıklığına uğradığı yüzünden okunuyordu. Sonunda polislerin elinden kurtulup dışarı çıkabildim.
Arkadaşım, kardeşi ve yeğeni beni karşıladılar. Dönüşte o kadar şanslı değildim. Bekleyen yoktu ve ben gece saat sıfır birden sabah altıya kadar Atatürk Havalimanının mescidinde toplu ulaşım araçlarının harekete geçmesini bekleyecektim.
HOLLANDA'DA İLK İFTAR
Türkiye’ye göre akşam iftar vakti olmuştu; ama burada henüz güneş hayli yüksekteydi. Arkadaşım otoparktan arabasını getirdi ve bindik, Leiden yoluna koyulduk. Her şey egzotik, her şey rüya gibi. Ama işte Hollanda’daydım. Okul binası gibi uzunlamasına iki ya da üç katlı kırmızı tuğlalarla kaplanmış binalar çoğunluktaydı. Kavşaklar, trafik lambaları, çevredeki binalar çok farklıydı. Ya da bana öyle gelmişti. Otuz beş kilometre kadar olan yolu bitirdik ve arkadaşımın evine vardık. Ev gözüme çok küçük gözüktü. Dış kapıdan içeri ayakkabılarla girdik. Orada ayakkabıları çıkardık ve salona geçtik. Girişin sol tarafında nerdeyse doksan derece diyeceğim bir basamak vardı. Bu basamaklardan üst kata çıkılıyordu. Ama o basamaklardan çıkıp inenlerin, her an yuvarlanmaları olası geldi bana. Salona geçtik, oradan da bahçeye çıktık. Buradaki bu şirin evlerin hepsine ait bir bahçe var, evlere hem blokların arasındaki sokaktan, hem de iki bloğun birbirine bakan yüzlerinin önünde uzanan küçücük bahçelerinin ortasından geçen dar yoldan girilebiliyor. Bahçeye, kameriyenin altına kurulu masaya oturduk, iftarı bekledik.
İftarın olduğunu internet aracılığıyla imsakiyeye bakarak takip ediyorlar. Ne top patlıyor, ne de öyle her taraftan ezan sesleri geliyor
İftarımızı yaptık, akşam namazımızı kıldık ve Leiden Fatih Vakfı’na gitmek üzere evden çıktık.
AVRUPA MİLLİ GÖRÜŞ TEŞKİLATI
LEİDEN FATİH VAKFI
Burası yıkılmak için gözden çıkarılmış eski bir okul binası. Çıkmaz bir sokak gibi giriliyor ve orada o çıkmaz sokağa konulmuş, her biri ikinci el eşyaları andıran eski, uyumsuz ve toplama masa ve sandalyelerde insanlar oturuyorlar. Geceleri bu eşyalar içeri alınmadıkları için özellikle gözden çıkarılmış hibe eşyalardan tedarik edildikleri anlaşılıyordu. Binanın tam karşısında tamamen hudayinabit ağaçlar yüksek bir duvar oluşturuyor. İçeride geniş bir salon. O salona bitişik bir mescit. Mescide bitişik bir mutfak ve mutfağın ötesinde kadınlar için tahsis edilmiş bölümü, eğitim salonları, kadın kolları bürosu, kitaplık, derslik gibi bölümler yer alıyor.. Duvarda büyük ekran bir led televizyon var. Salonun beri tarafında büyük bir büfe/market yer alıyor… Burası bakkal diye adlandırılmış, ama bizdeki büfeler gibi çalışıyor. Çay, kahve, neskafe, kapuçine ve benzeri sıcak içecekler, meşrubat, meyve ve sebze satışı yapılıyor… Ayrıca raflar bir bakkalda bulunabilecek metalarla dolu. Büyük soğutucular, dolaplar, mutfak eşyaları, evye ve tezgahlar var. Gişenin solunda iki tane otomatik satış makinesi var. Birinde soğuk içecekler, ötekinde sıcak içecekler bulunuyor. Bu büfeye Mehmet Gerçetin amca diye yaşlıca ama yakışıklı bir amca bakıyor. Mehmet amca, çok hoş bir insan. Daha sonra iyice ahbap olduk. Murat abi sakallı, kelimenin tam anlamıyla Karadenizli. Araklı'dan. Yücel, Resul, Murat, Ayhan, Şükrü, Alim, Alper, Eyüp, Zekeriya, Ahmet Abduh ve ha deyince isimleri aklıma gelmeyen kardeşlerimiz. Çok iyi insanlar. Kendini âdeta bu teşkilata adamış insanlar.
Tanışma fasılları, hoş-beş, çaylar geldi gitti... Sonra birlikte teravih namazını kıldık ve herkes ufak ufak evinin yolunu tuttu. Burada günler çok daha uzun, gecelerse doğal olarak çok kısa. Ben de, herkes gittikten sonra benim için hazırlanmış olan odaya geçtim.
GURBETÇİ ODASI
Odanın içerisinde yatmam için, bir çekyat hazırlanmış; ama banyonun yolunu kesmiş bir şekilde konulmuş. Tuvaletler dışarıda, bu vakfa girip çıkanların kullanması için düzenlenmiş tuvaletler ve abdest alma yerleri. Abdest alma yerinde ayak koymak için bir demir ya da bir set yapılmamış. Özellikle ayakları yıkamak çok zor oluyor. Neyse ki odada bir lavabo var. Ayrıca çamaşır makinesi, buzdolabı ( Çalışmıyor, fişi çekilmiş.), küçücük bir ayna, ayna konulmuş ama tek gözünü görebiliyorsun. Küçük bir gardırob. Giyeceklerimi tek tek çıkarıp gardıroba astım. Terliklerimi çıkarıp giyindim, odaya yerleşmeye çalışıyorum. Çekyatı da duvar dibine çevirerek banyonun yolunu açtım. Bir duş almak istedim. Banyoya girdim, ama sıcak su bir türlü gelmedi. Abdest alıp çıktım. Daha sonra düzelttiler ve ertesi akşam tekrar girdim, suyun ısınmasıyla soğuması bir oldu. Gene abdest alıp çıktım. Üç gün sonra bir usta çağırdılar ve tamir ettirdiler. Meğer uzun süre kullanılmadığı için pilot kısmına toz birikmiş. Onlar da şofbenin tutuşmasını engelliyormuş. Şofbeni öyle ulaşılması zor bir yere monte etmişler ki, ancak bir merdiven aracılığıyla erişilebiliyor. Sonunda yapıldı da bir duş alabildim.
LEİDEN'DE BİSİKLETLE İLK GEZİNTİ
Ertesi gün öğle namazından sonra arkadaşım beni Leiden’in çarşılarına götürdü. Bisikletlere bindik ve gittik. Hollanda’nın her yerinde bisiklet çok yaygınmış. Her yerde bisiklet yolları var. İnsanlar hep bisikletlerle dolaşıyor. Her yerde bisiklet parkları var. Gittiğiniz yerlerde, o parklara çekiyor ve kilitliyorsunuz. Bir an boş bırakmaya gelmezmiş, hemen yürütürlermiş. Şehrin her tarafında dar ya da geniş birçok kanal var. Gondollar ve kayıklarla dolu. Bu kanallarda bazı eski gondollar ev olarak düzenlenmiş ve isteyenlere kiralanmış. İçlerinde aileler yaşıyorlar. Kiralanabilen ve kanallarda tur yapılabilen gondollar, özel şahıs malı olanlar da var. Hep kırmızı tuğladan örülü olduklarını sandığım duvarları olan, sivri çatılı binalar, dikdörtgen binalar var. Bu tuğlalar sadece kaplama imiş. Bunu daha sonra öğrendim. Çok eski binalar var. Leiden'in binalarının neredeyse tamamı yüzyıllara dayanan tarihi binalar.
Dünyada tarihi dokunun böylesine korunduğu bir başka şehir gene ve ancak Hollanda'da bulunur sanırım… Çünkü daha sonra ziyaret etme olanağı bulduğum Den Haag ve Amsterdam'da da aynı idi. Rotterdam'da oldukça fazla yeni binalar var. Büyük küçük kiliseler var. Bu kiliselerin bazıları birbirlerine çok yakınlar. Burada Katoliklerin ve Ortodoksların kiliseleri birbirinden ayrıymış. Birine gidenin ötekine gitmediği gibi gidenlerden de pek hoşlanmazlarmış. Şimdilerde artık kiliseye giden nerdeyse kalmadı. Dolayısıyla Hıristiyanlıktaki bilinen mezhep sürtüşmeleri ve kavgaları da bitmiş oluyor. Buradaki kiliseler bizdeki camilerin sıklığında. Hatta çok daha fazla olduğunu da rahatlıkla söyleyebilirim. Saat başı ve bucuklarda çan sesleri coşuyor.. Gördüğüm neredeyse her şeyin fotoğrafını çekiyorum. Vakıf merkezine dönünce orada, Wi-Fi olduğu için facebookta paylaşıyorum. Bu akşam Wi-Fi’de bir sorun olduğu için boş zaman buldum ve bu satırları yazıyorum.
ÖZELLİKLE RAMAZAN GECELERİ VE FATİH VAKFI
Vakıf merkezinde nerdeyse her akşam toplu iftarlar veriliyor. Bu iftarlardan birine Türkiye'nin Hollanda büyükelçisi Sadık Aslan, başlıca sosyalist parti temsilcileri, papazlar, sivil toplum örgütü temsilcileri, Hasene Hollanda başkanı Mehmet Yaramış da katıldılar.. Kalabalık ve renkli bir davetli topluluğu vardı. Tanıştık, güzel sohbetler ettik, fotoğraflar çekildik. Mehmet Yaramış iftar sonrası bir konuşma yaptı
Arkadaşım, bir sonraki gün de beni Katwijk’e götürdü. Burası, Atlas Okyanusu sahilinde bir yazlık. Çok güzel kumsalları var. Uçsuz bucaksız. Fethiye ile Kaş arasındaki Patara sahili gibi; ama burası çok temiz.
Birkaç akşam arkadaşımın kardeşlerinin iftar davetlerine gittik. Gezmek için uzak yerleri erteliyoruz. Mukabele bittikten sonra gündüzleri daha çok vaktim olacak. Mukabelenin Kadir Gecesi bitmesi ve dua yapılması gerekiyor. Hele bayramdan sonra çok daha fazla boş vakit bulabileceğim. Ben de o zamana erteliyorum. Gidilebilecek her yere gitmek, görülecek her yeri görmek istiyorum.
VAKFIN DEMİRBAŞ MÜDAVİMLERİ
Vakfın müdavimleri var. Bu vakıf için adeta bir işçi gibi çalışıyorlar. Ben inanıyorum ki maaşlı eleman tutsan bu kadar yürekli çalışmazlar. Namazlara her yaştan insanlar geliyor. Özellikle gençler dikkatimi çekiyor. Türkiyeli, Faslı, Tunuslu, Sudanlı, Somalili, Mısırlı burada kardeş olmuş. Birbirinden ilginç, birbirinden renkli insanlar var burada. Hollanda’da çalışan, yaşayan yakınlarımızın anlattıklarından, Hollanda hakkında okuduklarımdan aklımda kalan bilgiler elbette vardı. Ama buraya gelince fark ettiğim, anladığım, öğrendiğim çok şeyler oluyor.
Örnek vermek gerekirse, mesela Hollanda’daki lokantalarda Türkiye’de olduğu gibi hazır yemek bulunmuyor. Bizdeki kebap salonları gibi, oturuyor, siparişinizi veriyorsunuz ve o yemek sizin için o anda yapılıp getiriliyor.
Mesela akaryakıt istasyonlarında pompacı yok. Müşteri kendi yakıtını kendisi dolduruyor ve içeriye gidip parasını ödüyor. Bazı yerlerde tamamen self pompalar var. Parasını ödüyor, yakıtınızı alıp gidiyorsunuz.Yakıtı alıp da parasını ödemeyen olursa oradaki kamera kaydından plakası tespit ediliyor ve peşine düşüyorlar. Sahte plaka taşıyan ya da çalıntı otomobille yakıt alanlara ne yapılıyor bilemiyorum. Bu tür vakaların olduğunu sanmıyorum. Olsa da pek nadir.
Leiden’in ana caddelerinde, sokaklarında bizdeki gibi kalabalık yok. Kanallarda turist taşıyan gondollar ve kafeteryalar tıklım tıklım. Ben burada kendim dışında herkesi turist sandığım oluyor. Semt pazarları, lokantalar, alışveriş mağazaları adeta bomboş. Bizdeki BİM şeklinde mağazalar orada da tercih ediliyor. Çünkü fiyatları uygun oluyor. Bir pazar yerinde pazarcı, bir alışveriş mağazasında eleman, havalimanında temizlikçi, telefon aksesuarı satan bir dükkânda tezgahtar, bir fırıncı, lokantacı, taksici gibi her an her yerde Türklere rastlamak mümkün. Taksileri burada sadece tepe levhalarından ve ön camlarındaki kartlardan bilebilirsiniz. Bizdeki gibi sarı, ya da Irak'taki gibi turuncu-beyaz özel bir renkleri yok.
AVRUPA ÜLKELERİ VE ÖZELLİKLE HOLANDA BİSİKLET CENNETİ
Caddeler bisikletlerle ve bisikletlilerle dolu. Her yerde bisiklet parkları var. Burası, âdeta bir bisiklet cenneti. Bisiklete binmek de öyle her babayiğidin harcı değil. İsmail’i delirttim sanıyorum. Arkadan gelene, önünden gidene, dönüşlere, duruşlara, lambalara çok dikkat etmek gerekiyor. Geçiş hakkı seninse sorun yok. Ama başkasının geçiş hakkını ihlal edersen asla affetmez çarparlar. Bu memlekette adeta 'haklıysan üstünsün, haksızsan kimse sana acımaz'. Haklı olmak için de kurallara harfiyen uyman gerekiyor.Bazıları Hollanda’yı anlat anlat bitiremiyor. O kadar kusursuz bir ülke ki anlatılamaz, ancak yaşanır. Ama çalışanların nefes almaya vakitleri yok. Birçok tanıdıklarım, kuzenlerim, arkadaşlarım var Hollanda´da; ama hayatlarında dostlarına ayırabilecekleri bir saat vakitleri yok. Ben memleketimin tozunu toprağını değişmem buralara.
Düzgün caddeler, düzgün sokaklar, düzgün alışveriş merkezleri... Ama bu düzgünlüğü insanlar sağlıyor. O insanlarınsa, bana öyle geliyor ki bu sistem içerisinde fazla bir değerleri yok. Kurallar insanlardan daha değerli. Vergilerin sayısı belli değil. Kiralar yüksek. Bin beş yüz Avro geliri olan birisi en az altı-yedi yüz Avro kira ödüyor. Evin gazı, elektriği, suyu, telefonu, interneti hariç. Araba masrafı hariç.
Ben burada modern kölelik sezdim. İnsanlar toplum düzenine, çalışmaya, üretmeye, toplum düzenini korumaya âdeta feda edilmiş.
Binalar tek katli, iki katli, üç katli, nadiren dört katli ve çok az da çok katli. Modern binalar bana çok zevksiz geldi. Hollanda’nın kıymeti hayattan ne anladığınıza çok bağlı. Bireysel özgürlüklerden yanaysanız burası bireysel özgürlüklerin adeta cenneti. İnsanların davranışlarını sınırlayan tek şey başkalarının özgürlükleri. Dolayısıyla kurallar çok önemli. Kurallara uymamanın da asla tolore edilmeyen yüksek cezaları var.
Hollanda çok yağmurlu bir ülke olduğu için, azıcık güneş görenler hemen âdeta soyunup dökünerek kanal kenarlarındaki çimenliklere sere serpe uzanıyorlar. Buralarda insanların dekolte giyinmesi, aşırı dekolte giyinmesi, caddede, sokakta öpüşmesi ayıp değil. Aksine, böyle davranışlara odaklanarak bakmak ayıp sayılıyor. Bu tür bakışlardan çok rahatsız olduklarını rahatlıkla söyleyebilirim.
Leiden dışına fazla çıkamadım henüz. Bir kere sahur vakti Rotterdam'a sebze ve meyve haline gittik. Bir kere de Den Haag'(Lahey)a, daha sonra daha yakından tanıştığımız ve geldikten sonra Yalova'da da buluştuğumuz Metin Yılmaz'ın restoranına iftara gittik. Dün Şükrü Aslan adlı Yozgat - Sarıkayalı bir arkadaş beni tekrar Den Haag(Lahey)'a götürdü; ama her nedense çok istememe karşın Lahey Adalet Divanı'na gidemedik. Şükrü çok beyefendi, kültürlü, konuşkan, kibar bir insan. Lahey'in, tamamı yabancılardan ve özellikle de Türkiyeli, Surinam, Somalili, Mısırlı, Sudanlı ve Marokenlerden oluşan semtine gittik. Orada Türklerin çok iş yerleri var. Telefoncular, fırıncılar, marketçiler, pastane sahipleri, lokantacılar, dondurmacılar, süpermarket işletenler, simit sarayları... Akla gelecek her alanda burada işyerleri var. Devlet memurluğunda çakılıp kalmışlığıma hayıflanıyorum. Bu dünyada bir insanın düşebileceği en trajik durumlardan biri de rutin yaşamaya şartlanması, rutin yaşamın dışına çıkamaması durumudur.
LEİDEN'DE BAYRAM SABAHI
Nihayet günler, haftalar geçti ve bayram geldi. Hayatımda ilk kez bayram namazı kıldıracağım. İster istemez bir heyecan yaşıyor insan. Dersimi Türkiye'den gelmeden çalıştım. Cuma hutbeleri, bayram hutbesi, bunların duaları A4 kâğıtlara çıkarılmış hazırlanmış; ama gene de bir hata yapma, unutma, yanılma korkusu oluyor.
Sabah namazına saat 05.00’te kalktım. Kimse gelmemiş. Abdestimi aldım ezanı okudum, ağırdan alarak oyalandım ama gelen olmadı. Tek başıma namaza durdum. Sünneti kıldım ve belki gelen olur diye cemaat varmış gibi sesli okuyarak sabah namazını kılmaya başladım. Gerçekten de birileri geldi ve arkamda durdular namaza.
Bayram namazını kılma vaktine, kırk dakika kala kürsüye çıktım. Mülk Suresi'ni okudum ve vaaza başladım. O arada mescit de doldu ve vakit geldi. Bayram namazının kılınışını tarif ettim. Sonra da "iki salla bir bağla, üç salla bir yallah" şeklinde özetledim ve kalktık, namaza durduk. Selam verdikten sonra cemaatin tekbirleri eşliğinde minbere çıktım, güzelce hutbeyi de yerine getirdim. Türkçe mevizeyi hiç kısmadım. Cemaatin yarıdan çoğu Türkçe bilmeyen Sudanlı, Somalili, Mısırlı, Faslı (Marokan) Arap kardeşlerimiz; ama onları yok sayarak hutbeyi verdim. Aklıma, hacca ve umreye gittiğimizde Mekke’de ve Medine’de dinlediğimiz en az bir saat süren Arapça hutbeler geldi. Orada da Arapça bilmeyenler var ama hatip bunu hesap ederek hutbeyi kısaltmıyordu. Güzel de hazırlanmış bir hutbeydi. Görevi kusursuz, sıfır hata ile tamamladım ve gene tekbirler eşliğinde minberden indim.
Namazdan sonra mescidin içinde, bizim kasabadaki usulde sıralanarak bayramlaştık. Ben mihrapta ayakta durdum ve yanımdaki benimle bayramlaşıp yanıma durdu. Ondan sonraki benimle bayramlaştı, yanımdakiyle bayramlaştı ve yanına durdu. Böylece helezonlar şeklinde uzanan bir sıra oluştu. Böyle bayramlaşmaya onları ben davet ettim. Çok güzel oldu. Tek tek kucaklaştık, toplu fotoğraflar da çekildik.
Salona geçtik, lokum ikramı yapıldı, çaylar içildi ve yavaş yavaş herkes dağıldı.
Dışarıda, bugüne kadar hiç tanık olmadığım yoğunlukta bir yağmur yağıyordu. Burası hep böyleymiş. Benim şansıma son on gün çok yağmur yağmamış. Ayrıca, burada hava bozunca en az on beş gün sürermiş. Kelimenin tam anlamıyla '’yaz yağmuru’' bu. İbriğinin ucu süzekli bahçe ıslama kovaları vardı eskiden. Tıpkı öyle bir kovanın süzeğinden dökülen ince, nahif, sızım sızım tatlı bir yağmur. Deniz seviyesinin altında ve dümdüz bir memleket olmasından belki. İnsanın yağmurdan kaçası değil, yağmura koşası, sırılsıklam ıslanası geliyor.
OMROEPWEST[1] TV İLE RAMAZAN VE BAYRAM ÜZERİNE MÜLAKAT
Mustafa Kuş adlı Adanalı kardeşimiz benimle özel görüşmek istedi ve saat onda evinde vereceği kahvaltıya davet etti. Hollandalılar ve yerel bir televizyonun muhabirleri ile kameramanı da orada olacakmış, benimle de röportaj yapacaklarmış.
Kabul ettim.
Burada randevulara çok önem veriyorlar. Birisine bir saat ve dakika söylemişseniz tam o saat ve dakikada orada olmanız gerekiyor. Hollandalılar bunu çok önemsiyorlarmış. Ne kadar ilginç değil mi? Müslümanlarda olması gereken bu ve benzeri hassasiyetler Hollandalılarda var ve biz bunu hayranlıkla anlatıyoruz.
İsmail’le birlikte belirlenen saatte çıktık. Kendimizi arabaya atıncaya kadar sırılsıklam olduk. Birkaç dakika sonra vardık. Arabayı park ettik ve kendimizi eve atıncaya kadar, tekrar ıslandık.
Herkes gelmiş. Selam ve bayramlaşmadan sonra gösterilen yerlere oturduk. Bir sohbet, bir şamata gırla gidiyor. Gazeteci arkadaş Harry Can ile Türkçe sohbet ediyoruz. Türkiye'nin birçok şehrini gezmiş. Ne kadar pozitif enerji dolu insanlar! Ne kadar şakacı ve hoş sohbetler! Öyle birbirinden çekinen, değnek yutmuş insanlar topluluğu değil burası.
Kameraman bayan kamerasını ayarlıyor, deneme çekimleri yapıyor. Daha sonra yayın saatinde bunların deneme çekimleri değil, ilginç görüntüler yakalama çekimleri olduğunu anlıyorum. Bir televizyona böyle magazinsel program çekmek o kadar da önemli bir şey değil burada. Benim Harry Can'a yaptığım çekim daha çok ilgi topladı. diyebilirim.
Mikrofonları taktılar, pozisyonlar ayarlandı ve röportajı gerçekleştirdik. O ana kadar kafamda belki kırk tane konuşma planı yaptım, söyleyeceklerimi tasarladım ve düzenledim. Ama işte güncel magazin sorularına tamamen spontane cevaplar vermek durumunda kaldım. İsmail de ayrıca yapılan çekimleri telefonla çekmeye çalıştı. Her soru ve cevabı için ayrı çekim yaptı. Fotoğraflar da çektik. Kahvaltılıklardan sonra yapılan tatlı servisinden de nasibimiz aldık ve oradan ayrıldık.
Ben vakfa gitmek istedim. Nasılsa kahvaltımızı yapmıştık. Artık dinlenmek için kendimce rahat bir ortama ihtiyacım vardı.
Vakıf salonunu da, kendilerince bayramlaşma etkinliği yapmak üzere Somalili Müslümanlar kiralamışlar. Cemaatten kimse de yok. İsmail de çocuğunu doktora götürdü. Daha önceden alınmış randevusu vardı. Dolayısıyla hiç hesapta yokken, burada salonun birinci derece ilgilisi ve sorumlusu olup çıktım. Adamlar mikrofon soruyorlar. Çay kahve yapmak istiyorlar. Sorular soruyorlar... Önce abdestlerimizi aldık, birlikte öğle namazımızı kıldık. Ardından toplu fotoğraf çekildik. Telefonla İsmail'i arayarak sorularına cevap vermeye, isteklerini karşılamaya çalıştım.
Salon Somalili erkekler, kadınlar ve çocuklarla kaynıyor. Yemekler hazırlanıyor, çocuklar koşuşturuyor, çay kahve içenler kenarlarda oturuyor, salonda tam bir curcuna devam ediyordu.
Ben Somalilileri, 'Somalili Korsanlar' filminden tanıyordum. Bunlar ne kadar şeker insanlar anlatamam... Bunların bu güzelliği sadece Müslüman ve dindar olmalarından kaynaklanıyordu. Arapça bildikleri için rahat anlaşabiliyorduk. Bu da dilin önemini gösteriyor. Dilini bilmediğiniz insanla konuşabileceğiniz hiç bir şey olamıyor.
Bugün Türkiye’den gelişimin on ikinci günü. Üzerime bir gariplik, bir gurbet melankolisi çökmüş durumda. Bayramı sönük, tek başıma geçiriyorum. Buradaki tanıdıklarımdan sadece çocukluk arkadaşım Muhammet beyin kızı Nur Ay aradı. Teyzemin oğlu Bahri ile bir iki kez Internet üzerinden görüştük. Bana en yakın kendisi. Amsterdam’da yaşıyor. Amsterdam buraya otuz beş kilometre kadar. Ama yanıma uğrayamadı henüz. Onun ağabeyi Ali Avusturya’da. Elbette gelemez; ama selam bile vermiyor. Her seferinde ben selam veriyorum. Artık vermiyorum. O da vermiyor. Sevgili Peygamberimiz(sav)in, “Selamı aranızda yayın” tavsiyesini de en güzel Hollandalılar uyguluyorlar sanırım. O kadar içtenlikli selam veriyorlar, o kadar tatlı gülümsüyorlar ki insan eriyor karşılarında. "Müminin mümine gülümsemesi sadakadır." hadisini hatırlıyorum. Ayrıca: " لا تدخلوا الجنة حتى تؤمنوا و لا تؤمنوا حتى تحابوا أولا أدلكم على شىء اذا فعلتموه تحاببتم: افشوا السلام بينكم- "İman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız. Size bir şey öğreteyim mi ki onu yaptığınızda birbirinizi sevesiniz: Selamı aranızda yayın."
hadisi şerifini en güzel şekliyle Hollandalıların uyguladıklarını söylemek isterim.
CEMİYETLER ve CEMAATLER
Buradaki çevremde tanıştığım insanlarla ilgili bazı tespitlerim oluyor elbette. Milli Görüş Teşkilatı’nın burada ve bütün dünyada büyük bir hizmet yürüttüğünü görüyorum. Bu koskoca hizmeti çok küçük imkanlarla, mensuplarının fedakarlıklarıyla yürüttüğüne tanık oluyorum. Bir örnek vermek gerekirse: Ramazanlarda toplu iftarlar veriyorlar. Bu iftarları aslında burada bulunan Müslüman işadamları, durumu iyi olan bazı şahıslar veriyor. Her taraf kıyı bucak temizleniyor. Yemeği bu vakfın gönüllüleri pişiriyor. Öyle 3-5 kişilik yemek değil, en az 50-100 kişilik yemekler. Masaları donatıyorlar. Yemekleri servis yapıyorlar. Yemeğin peşinden çay servisi yapıyorlar. Herkes dağıldıktan sonra bu koskoca salonlar odalar, koridorlar, tuvaletler temizleniyor. Bulaşıklar yıkanıyor.
Bütün bunlar yapıldıktan sonra, yemeğin malzemesine yapılan harcamalar şahıstan alınan paradan düşülüyor. Geri kalan vakfa gelir olarak kaydediliyor. Hiç kimse emeğinin karşılığı olarak bir ücret almıyor. Bu ve bunun gibi insanın gözünü yaşartacak fedakarlıklarla insanlar buralara çekiliyor ve bir arada tutulabiliyor. Gençlere sahip çıkılıyor, çocuklara, kadınlara yönelik eğitim programları yürütülüyor. Leiden Fatih Vakfı ve benzeri vakıf ile derneklerdeki dayanışma, özveri daha geniş anlatılmaya değer bir konudur şüphesiz.
KUŞAKLAR
1965’lerden beri bu ülkeye gelen insanlar birinci kuşak, ikinci kuşak ve üçüncü kuşak diye sınıflandırılıyor. Birinci kuşak buralara çok küçük denebilecek hedeflerle gelmişler. Mesela adam bir traktör alabilme hayali ile gelmiş. Ama aradan geçen yarım asırdan sonra, belki bugün bin tane traktör alacak duruma gelmiş, fakat dönemiyor. Bazıları ölünce burada defnedilmek istediğini söylüyor; ama çoğu cenazelerinin memleketine götürülmesinden yana. Bunun için de bir sigorta yaptırmış durumdalar. Ölünce cenazeyi ve iki yakınını götürmeyi garanti eden bir sigorta. Dün birisi vefat etti burada. Cenaze namazı Diyanet'e bağlı Mimarsinan Camiinde kılındı. Biz de cumayı kıldırır kıldırmaz oraya hareket ettik; ama yetişemedik. Aldı götürdüler. Dün itibariyle de Türkiye’ye götürmüşler.
Burada yaşayan bazı arkadaşlarla röportajlar yaptım. İlkini habersiz çektim. Mehmet Gelcetin Amca ile. Burada vakfın işleriyle ilgileniyor. Çok hoş bir insan. Ömrü burada geçmiş. Hala, 1972'de ilk kez buraya geldiğinde kiraladığı evde oturuyor.
İkinci röportajı Leiden Fatih Vakfı mütevelli heyeti başkanı (Eski başkanı dememiz gerekiyor.) İsmail Kuzu ile yaptım. Yıllardır yürüttüğü bu görevden bu sene itibariyle ayrılmış; ama iş hâlâ onun omuzlarında. Seneye kesin dönüşe hazırlandığı için, böyle bir görev değişikliği yapmışlar. Onun yerine Fatih Kasapoğlu adında bir arkadaş seçilmiş. O da çok değerli bir insan. İsmail Kuzu ile bir kanal kenarında, kuş ve martı sesleri arasında,suya sarkan salkım söğüdün gölgesinde yaptık röportajımızı. İsmail Bey, bize Hollanda'daki Türklerin kuşak tasnifini yaptı: İlk kuşak buraya bir traktör almak, çocuğunu evlendirmek, bir ev almak, ufak bir iş kurabilmek gibi planlarla gelmiş. İlk nesil Hollanda devletinin onlar için hazırladığı kamplarda, pansiyonlarda barınıyorlarmış.
İsmail beyin babası o ilk kuşaktanmış. 1976'larda aileleri birleştirme projesi kapsamında yavaş yavaş, önce eşlerini, ardından da çocuklarını getirmişler. Ailelerini getirenler pansiyonlardan ayrılarak evlere taşınmaya başlamışlar. Ev kiraları da burada, o gün bu gün el yaktığı için artık para biriktirmeleri de çok zorlaşmış. Para biriktirmek bir yana, burada zar zor geçinir durumlara dahi düştüler. Bu şekilde gelenler ikinci kuşak olmuş oluyorlar. Onlar, babalarından daha hızlı dil öğrenmişler. Bu ikinci kuşak da büyüdü, evlendi ve onların çocukları burada doğdu. Üçüncü kuşağı oluşturan bu neslin çoğu ana dillerini bilmiyor. Aralarında, Hollandaca konuşuyorlar; burada okudular, burada vatandaş oldular.
Birinci kuşak zamanında, cuma namazları için büyük salonlar kiralayıp cuma namazlarını oralarda kılıyorlarmış. Daha sonra apartmanların alt katlarında, daire kiralayarak mescitler yapmışlar. Ardından Diyanet İşleri Başkanlığı devlet nezdinde burada ibadethaneler açtı ve din görevlileri istihdam etmeye başladı. Buna paralel olarak, başta Milli Görüş Teşkilatı olmak üzere, Süleymancılar, Alperenler gibi farklı gruplar da mescitler açmaya başladı.
Önceleri bu mescitler arasında rekabetler ve bazı ilginç olaylar da yaşanmış. Ama artık bu tür tatsızlıklar eskisi kadar yaşanmıyor. Birbirlerinin camilerine, lokallerine, davetlerine katılıyorlar. Amsterdam'da katedral büyüklüğünde bir kiliseyi satın aldılar ve Fatih Camii adıyla ibadete açtılar.
Gene Amsterdam'da minareli, kubbeli devasa bir cami yaptılar. Ayasofya adını uygun gördükleri bu camiin yapımı tamamlanmak üzere. Artık Hollanda'nın her şehrinde, kasabasında mescitler var. O mescitlerin çevresinde yuvalanmaları, bazı sünnet, nişan, düğün, iftar, bayramlaşma, cenaze namazı gibi sosyal etkinlikleri oralarda yapmaları çok önemli. Çünkü buralarda birbirlerini görüyorlar, birbirlerinden haberdar oluyorlar, dayanışma ve kenetleşme meydana geliyor.
Bu ve benzeri tutunacak bir dal bulamayanlardan birçokları buradaki özgürlük ortamında savruluyor ve kayboluyorlar. Çünkü Hollanda'da sınırsız özgürlük var. Onun için de dünyada ne kadar sapıklık, manyaklık, zararlı alışkanlık müptelası varsa kendine burada ortam buluyor. Amsterdam'ın Dam Meydanına ilk gittiğimizde tanık olduğum, bana göre iğrenç manzaralar vardı. Fotoğraflarını çektim; ama içlerinden en masumundan bir tane paylaştım. Derhal aşırı tepki aldı ve kaldırdım. Bizim fotoğrafını dahi görmeye tahammül edemeyeceğimiz yaşam tarzları burada çok olağan.
Bugün ( 02/08/2014 Cumartesi) Hollanda'da eşcinsellerin organize ettiği bir festival var. Bu festivale haftalardır hazırlanıyorlar. Bunları anlatmak çok zor. Ancak insan gözüyle görünce daha iyi anlıyor: Sınırsız bireysel özgürlük.
Önlerinde hiçbir engel yok ve bu sınırsız özgürlüğün baş koruyucusu ve sağlayıcısı devlet. Bu eşcinseller bu festival için, Amsterdam Belediyesi'ne sekiz yüz kusur bin Avro para ödemişler. Bireylerin önünde tek bir engel var. O da başkalarının sınırsız özgürlüğü. Onun için de burada insanlar asla birbirlerini rahatsız etmiyorlar. Çok kibar, çok nazik görünüyorlar: ama bu nezaket ve kibarlığın altında kelimenin tam anlamıyla bir ikiyüzlülük seziliyor. Mesela: Yayalar, bırakın yola adımını atmayı, yaya karşıya geçeceği yere yaklaştığında araçlar duruyor. Ama orada bir trafik lambası varsa ve geçiş hakkı onunsa ezer geçer.
Hollandalının göze alamayacağı acımasızlık yok. Yeter ki haklı olsun. Ben bunun çok zorluğunu çektim. Gerek bisiklete binerken, gerek yaya yürürken çok dikkat etmeniz gerekiyor. Adam, geçiş hakkı onunsa, sana çarpar ve hiç geriye bakmadan devam eder gider. Eğer siz haksızsanız aracına verdiğiniz zararı da talep edebilir.
Bir Türk, bir Hollandalıdan rahatsız olsa ve polis çağırsa ya da bir Hollandalı bir Türkiyeliden rahatsız olup polis çağırsa, maalesef ayni muameleyi görürler diyemiyoruz. Irkçılar. Taraf tutuyorlar. Faslılardan, Surinamlılardan ve Türklerden hoşlandıklarını sanmıyorum. Aksine nefret edenler çoğunluktadır. Bunun nedenini söyle görüyorum: Hollanda'da tanık olduğumuz bu zengin, sağlam altyapı ve bugün dimdik ayakta duran görkemli görünüşün temelinde sömürgecilikleri yatıyor. Sömürgecilikle, sağlam temeller atmışlar. İkinci Dünya Savaşı sonrası da yabancı işçileri davet ettiler ve onları sömürdüler. Her ne kadar bizim ülkemizden Hollanda'da çalışan birilerinin durumu iyi görünse de işin aslı öyle değil.
Hollanda'da bir insanin para biriktirmesi çok zor. Birinci nesil kamplarda ve pansiyonlarda yaşıyorlardı. Çok masrafları olmuyordu. Avrupa hayatında para harcama alışkanlıkları da henüz gelişmemişti. Onun için onlar o zamanlar para biriktirdiler, memleketlerinde tarla satın aldılar, güzel evler yaptılar. Orada her ne kadar zor koşullarda çalışıyor olsalar da, nam olsun kâr olmasın kabilinden gelirken altlarına ikinci el de olsa, ülkelerinde birçoklarının rüyasında göremeyeceği arabalar aldılar. Ellerinde çubuğu çekilmiş radyoları, başlarında tavuk tüyü takılı, havalı fötr şapkalarıyla sükse yapıyorlardı.
İkinci nesil diyeceğimiz dönemde, yabancı isçiler eşlerini ve çocuklarını getirdiler. Ev kiralayarak pansiyonlardan ayrıldılar. Çocuklarını okullara gönderdiler... Artık maaşları kendilerine yetmemeye başladı. Öte yandan bu uzun zaman zarfında yaşanan enflasyon da maaşları eritti. Şu anda Hollanda'da yaşayan bir Türk isçisi evine göre altı yüz, yedi yüz, sekiz yüz Avro kira ödüyor. Elektrik, su, doğalgaz, internet, cep telefonu derken maaş eriyip gidiyor. Çünkü çoğunluk burada bin üç yüz ile bin beş yüz Avro arası maaş alıyor. Eşi ve çocukları da çalışıyorsa biraz para biriktirebilir belki ama bütün bunlara karşın Hollanda'da çalışan yabancı isçilerin durumları hiç de iç açıcı değil. Bu durumun bir nedeni de, özellikle son on yıllarda Doğu Avrupa ülkelerinden gelen ucuz isçiler olduğu dile getiriliyor. Elbette başka nedenler de vardır. Sendikacılık, isçi hakları o kadar gelişmiş değil. İşveren hakları daha fazla. Kırk beş yaşını doldurup da (belli bir süre) işsiz vaziyette olanların ayda altı yüz Avro bir maaşla geri dönmeleri projesine herkes âdeta saldırmış durumda. Dünyamızda durumu Türkiye'den çok çok daha zor olan ülkeler var. Oralardan gelen insanlar olduğu surece; yani Hollanda ucuz işçi temin etmekte zorlanmadığı sürece –ki asla zorlanmayacak gibi görünüyor- Türk isçilerinin kesin dönüşleri çoğalacak gibi görünüyor.
Buradaki Türk işçilerinde gözlemlediğim bir durum da şu: Ülkelerinden uzakta yaşıyorlar ve Türkiye'deki gelişmeleri yeterince izleyemiyorlar. Bunu söylediğiniz zaman tam aksini savunuyorlar; bu da onların en büyük yanılgıları oluyor. Televizyondan izleyerek bir insan, ne kendi ülkesi ne de bir başka ülke hakkında gerçek bilgi sahibi olamaz. Bu durumu, beni götürdükleri ve görmemi istedikleri yerlerden anlıyorum. Bizdeki yapı marketlerde, büyük alışveriş merkezlerinde çok daha iyisi olan şeyleri sanki sadece orada görebilecekmişiz gibi bir tutum sergiliyorlar.
HOLLANDA'DA TRAFİK
Buradaki trafik düzeninin, cevre düzeninin en büyük yaptırımı aşırı cezalar. Diyelim ki fırından ekmek aldınız ve bisikletinize binip evinize gideceksiniz. Fırın ile bisiklet yolu arasında sadece üç metre mesafe var. Eğer fırının önünde; yani bisiklet yoluna girmeden bir adım geride bisiklete binerseniz, oradaki yayaların hareketlerini tehlikeye attığınız gerekçesiyle yirmi beş Avro cezayı yapıştırırlar. Diyelim ki oğlunuzla aracınızda giderken fırını gördünüz, sağa çektiniz ve oğlunuz koşarak fırından bir ekmek almaya gitti. Siz de dörtlüleri yaktınız, bekliyorsunuz. O arada polis yanınıza geldi ve "Neden duruyorsunuz, devam edin!" dedi. Siz de doğal olarak "Çocuk ekmek alıyor, hemen gidiyoruz." dediniz. Bu kadar masum bir açıklamayı, polise karşı koyma olarak değerlendiriyor ve bu bir ekmek size yüz elli Avroya mal olabiliyor. Çünkü Hollanda devletinin gelir kalemlerinin en başında değilse de ciddi anlamda paylarından birini cezalar oluşturuyor. Bizde yapılan hataların çoğu yapanın yanına kâr kalır. Hollanda'da sanırım bu minimize edilmiş. Kimsenin yaptığı yanına kalmıyor.
Türkiye'de her yıl yaşanan trafik terörünün önüne geçmenin en iyi yolu Hollanda'daki bu sistemin uygulanmasıdır. Sürücü adabına uymayan bir davranış yaptığınızda sizi trafik psikologuna gönderiyor, rehabilite etmeye çalışıyorlar. Bir sürücünün asla yapmaması gereken bir hatayı yapması halinde sünürcü belgesi iptal ediliyor.
Şehirlerin her yanını kuşatmış olan kanalların çevresinde müthiş bir doğal hayat var: Ördekler, kuşlar, böcekler, sinekler bile sonsuz özgürlüğün tadını çıkarıyor. Evlere sivrisinek geliyor. Bunu önlemek için pencerelere tül geriyorlar. Bizdeki gibi ortalığı dumana ve kokuya boğan genel ilaçlama, sinek ilacı sıkma yok. Çünkü her türlü canlının en az insan kadar yaşama hakkı var ve buna saygı duyuluyor; daha önemlisi yasalarla güvence altına alınıyor.
Hollanda'da bir köpeğe ya da başka bir hayvana çarpmanın ve yaralamanın ya da öldürmenin cezası bir insana çarpmanın cezasından fazla olduğunu yemin billah söylüyorlar.
Otoyolların kenarlarına, özellikle yerleşim alanlarında ses duvarları yapmışlar. Bunlar yol boyunca yerleşim yerleriyle yol arasına çekilmiş ve orada yaşayanların rahatsız olmasını engelliyorlar.
Bisiklet yolları öyle göstermelik değil. . Bir bisiklet yoluna girdiğiniz zaman o yol boyunca değil Hollanda'yı, bütün Avrupa'yı dolaşabilirsiniz.
Hollanda'da araba sahibi olmak çok kolay; ama arabaya binmek çok pahalı. Her üç ayda bir yüklü vergiler var. Bunlar için rakam veremiyoruz. Bu fiyatlar bizde olduğu gibi arabanın ağırlığına, modeline ve motor hacmine göre değişiyor.
Ancak her üç ayda bir iki yüz elli Avro, beş yüz Avro, bin Avro gibi vergilerden söz ediyorlar. Yakıt fiyatları bizdekine yakın belki; ama otopark fiyatları da çok yüksek. Hollanda'nın yaklaşık nerdeyse hiç bir yerinde rastgele araç park etmek mümkün değil. Hollanda halkı çok mu duyarlı, çok mu kıl bilemeyeceğim; ama en ufak bir park ihlali, kural ihlali hemen birileri tarafından polise bildiriliyor ve polis de o yanlışı yapanın peşine düşüyor. Bu durum, insanları rahatsız etmekten tutun da, çevreyi kirletmek, kamu araçlarına zarar vermekten en basit trafik kuralı ihlaline kadar geçerli. İnsan buraları görünce bizdeki durumların gerçekten çok komik olduğunu kabul etmek zorunda kalıyor. Onun için de Hollanda'da gerek yerli, gerek yabancı herkes polisten inanılmaz derecede çekiniyor.
SELAMLAŞMAYI YAYMIŞLAR BİLE
Günlük hayatta hiç tanımadığın insanlardan en çok duyduğun sözcükler: Hellooo... sorry.. dankjewel...goedenavond.. goedemorgen...
Ben burada abusulvech, asık süratli insan görmedim desem yeridir. Yolda, bir alışveriş merkezinde, yürüyüş yolunda, parkta bahçede karşılaştığınız erkek ya da bayan Hollandalı size gülümsüyor ve selam veriyor. Bizim insanlarımız da onlara selam veriyorlar. Ama mutlaka selam veriyorlar.
Bütün bu vasıflar Müslümanlarda olması gereken şeyler değil mi? Elbette sapkınlıkları kastetmiyorum. Sapkınlıklar da "özel hayatın dokunulmazlığı" kapsamında tolere ediliyor.
Yanlış anlaşılmasın. Ben Hollandalıyı övmüyorum ve yermiyorum. Hollanda’ya kameramı tutmaya ve ne görüyorsam onu yansıtmaya çalışıyorum.
HOLLANDA HAYRANLIĞI
Sürekli Hollanda'ya hayranlıklarını ve kendi ülkelerine yönelik eleştirilerini dinliyorum. Çoğunda da haklılar. Bizde gelişmeyen tek şey kaldı, o da eğitim. Ama insanı donuklaştıran, düşünce dünyasını körleştiren bir eğitim değil elbet…
İnsanın, diğer insanların bireysel haklarına saygısı, bizde belki bir asır daha bunların düzeyine gelemez. Bizde, herkes herkesin her şeyine karışır; onlarda bireyin bireysel alanlarına müdahale çok ayıp sayılır. Burada vaazlarımda bile söyledim:“Bu ülkede gördüğünüz ve öve öve bitiremediğiniz ne kadar güzellik varsa, onları kendi ülkenize siz taşıyacaksınız.” dedim.
Yani Hollandalıyı övüp Türkiyeliyi aşağılayan ne kadar insan gördümse, gerçekte Hollandalı gibi değil, Türkiyeli gibi davranıyor. Sakındıkları tek şey kaba, eğitim görmemiş, görgüsüz bir duruma düşme endişesinden ziyade, ceza yeme korkusu; sanırım Hollandalılar da bu durumu fark etmiş olmalılar ki özellikle yabancılara karsı aşırı yüksek cezaları âdeta bir hayvan terbiyecisi kamçısı gibi kullanıyorlar.
Caddede, cep telefonuyla bağıra çağıra konuşarak giden acayip kılıklı bir Hollandalıya rastladık. Arkadaşım bana;“Aman, aman... Sakin o tarafa bakma, bize de bulaşır...' diye uyarıyor, “Yok öyle yapma, yok böyle etme!” diye uyarıyorlar beni. Ben de oldum sanki "Köyden inmiş şehre, şaşırmış birdenbire..." Yahu nedir, ne oluyor? En çok da bisiklet yollarında zorlanıyorum. Yani kaldırımlarda yürürken bisiklet şeritlerine girmemek gerekiyor. Hızla geliyorlar ve yol hakkı onların olduğu için hiç yavaşlamaz, sakınmaz ve aldırmaz, çarparlarmış.
HOLLANDA BİSKLET CENNETİ
Bisiklet yolu dedim de Hollanda'nın her yerine bisikletle ulaşabilirsiniz. Ülkenin tamamı dümdüz bir memleket ve bütün yollarda bisiklet şeritleri var. Zaten makul bir insan bu ülkede araba almaz. Arabanın derdi büyük. Bisikletin vergisi yok, park sorunu yok, yakıtı yok. Üstelik hem ulaşım, hem spor... Ama tek engel var: Bu ülkenin yağışlı bir ülke olması. Araba ise çok pahalı bir konfor. Alırken ucuz da, her üç ayda bir yüklü vergi insanların belini büküyor. Yakıt, vergi,otopark, yenilen cezalar buradan Türkiye'ye yol olur.
İstasyonlarda, işyeri binalarının önünde, cadde kenarlarında, köprü altlarında ve üstlerinde, her yerde bisiklet parkları var. Bisiklet yolları vızır vızır işliyor. Yollarda yürüyüş yaparken bisiklet şeritlerine kesinlikle girmemek gerekiyor. Bu da benim en çok zorlandığım konulardan biri oldu. Çünkü bizde de bazı yollarda bisiklet şeridi var; ama insanlar oralarda yürüyorlar ve üstüne üslük bisikletlilere kızıyorlar.
Gerek bizdeki arazi yapısı, gerekse kafa yapısı gereği bisiklet binmenin teşvik edilmesi için daha uzun yıllar beklemek gerekir sanırım.
Hollandalılar bisiklete binmekte de çok becerikliler. "Bir Hollandalının bisiklet üzerinde yapamayacağı iş yoktur." diyorlar. Telefonla konuşuyorlar, mesaj okuyor, mesaj yazıyorlar, twit atıyorlar. Bisikletlerin arkasına yerleştirdikleri pusetlerde çocuklarını taşıyorlar. Bir elleriyle bisiklet kullanıp öteki elleriyle köpeklerinin tasmalarını idare ediyorlar...
Bir bisiklet yoluna girdiğin zaman o yol boyunca değil Hollanda'yı, bütün Avrupa'yı dolaşabilirsin.
CAMİLER ve KİLİSELER
Bir gün arkadaşlarla Rotterdam'a gezmeye gittik. Bu ülkede kiliseler, müdavimleri iyice azaldığı ya da kalmadığı için, bir bir kapanırken çifte minareli, kubbeli camiler birer külliye kapsamında açılıyor. Camilerin meşrutalarında bakkal, market, kafeterya, kitap satış yeri, berber, anaokulu, Kur'an kursu ve benzeri birimleri bir araya toplayan külliyeler şeklinde çoğalıyor. Allahın Müslümanlara verdiği bu nimetlerin değerini bilenlerden eylesin. Milli Görüş Avrupa'yı âdeta sessiz sedasız fethetmiş durumda.
Buralardaki tek sorun Müslümanların İslamı, dinlerini, kültürlerini en iyi şekilde temsil edememesi sorunudur. Bunun için de eğitime çok daha fazla ağırlık vermek gerekiyor. En başta oralara giden ya da gönderilen, görevlendirilen kişilerin çok iyi eğitimden geçmeleri gerekiyor. Bu konuda benim idolüm Engin Noyan ve benzeri şahsiyetlerdir. Herkesi, her kesimi kapsayan ufukları, uyarıcılık görevlerini yaparken takındıkları sevgi dolu, şefkat dolu; ama bir o kadar da kültür ve bilgi dolu engin ufuklu insanlar olmaları nedeniyle böyle düşünüyorum.
Gördüğüm hemen hemen her kiliseye birden fazla fotoğraf çektim. İçlerine girmeyi, ayinlere katılmayı da çok istedim; ama buna fırsat bulamadım. Kaç kiliseye girmeye ve ziyaret etmeye niyetlendiysem kapalıydı. Bana söylendiğine göre kiliselerin müdavimleri azaldığı ya da kalmadığı için kapılarına kilit vuruluyor. Aynı oranda okullar da kapanıyor. Çünkü Hollanda nüfusu sürekli azalıyor. Nüfustaki bu azalma kiliseleri de, okulları da etkiliyor. Kapanan birçok kiliseyi ve okulu Müslümanlar satın alıyor ya da kiralıyorlar ve külliyeye çeviriyorlar.
Rotterdam'a gittiğimiz gün, daha çok camileri, Milli Görüş merkez ve şubelerini ziyaret ettiğimiz için fotoğraflarda daha çok minare, kubbe, cami görüntüleri yer almış oldu. O fotoğrafları facebookte görenler yorumlarında şaşkınlıklarını dile getirdiler.
PARASAL DURUMLAR
Burada otuz yıldır, kırk yıldır, elli yıldır yaşayanlar artık Avroyu, Türk Lirasına çevirerek hesap yapmıyorlar. Onlar artık Avroya "Lira" diyorlar. Ama ben buraya yeni geldiğim için, duyduğum her parasal rakamı yaklaşık olarak üçle çarpıyorum. Her gördüğüm fiyatı yaklaşık olarak üçe çarparak fiyatı hakkında bir algı sağlayabiliyorum. Amsterdam'da bir dükkanda, Çenesuyu gördüm. Fotoğrafını da çektim elbette. Bir litreliği iki Avro, yarım litreliği bir buçuk Avro. Özellikle elektronik alanında fiyatlar Türkiye'den çok daha pahalı. Orada her ne varsa burada da var. Onun için ben de oradan birinci derece yakınlarıma, "Çam sakızı çoban armağanı" kabilinden Hollanda peyniri getirmeyi uygun buldum.
Ev kiraları konusundaki rejim çok ilginç: Bir konutun kira bedeli konutun özelliklerine, niteliğine göre değil de, o konutta oturacak kişinin maaşına göre belirleniyor. Aynı özelliklerde iki daireden biri beş yüz Avro kira öderken onun bitişiğindeki yedi yüz Avro ödeyebilir. Bu, o ailenin evine giren paraya göre değişiyor. Elbette ki bu durum sosyal konutlar için geçerli bir uygulama. Bizdeki lojman sistemi gibi. Geliri yıllık otuz dört bin Avronun altında olanlar bu sosyal konutlara baş vurrabiliyor. Bu sosyal konutlara baş vurma, kiralama, tahliye etme gibi konular belli ilkelere bağlanmış. Bunda da yadırganacak bir durum yok. Belirttiğim gibi, bizdeki lojman konusu da benzer koşullara bağlıdır.
Toplu taşıma araçları çok pahalı.
Hollanda'da sendika ya yok ya da kâğıt üzerinde var ve işlevsel değil. Çünkü Hollanda'da devlete karşı, devletin koyduğu yasalara, vergilere, saçma sapan uygulamalara karşı hiç bir tepki, protesto söz konusu değil. Toplu protesto olayları Hollanda'daki yabancı diasporaların organize ettiği, "ülke dışına yumruk sallama" şeklinde tezahür ediyor; ama içe dönük bir eleştiri, tenkit, muhalefet, protesto yok.
Bir caddede, sokakta bulunan bir fırını, lokantayı, bakkalı, marketi dikkat etmezsen, fark edemezsin. Bizdeki gibi dışa açık vitrinleri yok.
Türkiye'de asgari ücret ortalama bin TL. Maaşlar da derece ve kademeye göre, kıdeme göre yukarıya doğru çıkmaktadır. Türkiye'de kira ödemeyen bir kamu çalışanı, Hollanda'da bin beş yüz Avro maaş alandan daha iyi durumda olmalıdır. Buna kirada oturanları da katabiliriz. Türkiye’de bir kamu çalışanının oturacağı dairenin fiyatı beş yüz lira ile bin lira arasında değişebilir. Avrupa'da kiralar beş yüz ile sekiz yüz Avro arasında olabilmektedir. Bu standart kamu çalışanı düzeyinde, normal maaşla çalışan ya da issizlik maaşı alan veya sosyal yardım alan bir insanın oturabileceği evlerdir. Evler gayet küçük, yerden kazanmak için dubleks ya da tripleks olanların merdivenleri daracık ve dik…
Eski Hollanda evleri de aynıdır. Merdivenleri küçük ve dar olduğu için binaların tepesinde palanga bulunmaktadır. Her blok için bir palanga orada gözlemlenebiliyor. Yani o evlerde oturanlar bir eşya satın aldıklarında ya da o binalara taşınırken eşyalarını binanın dışından o palangalar aracılığıyla üst katlara çekebiliyorlardı.
Binalar burada tekdüze az katlı ve uzun, çok uzun yapılar şeklinde. Hemen hemen bütün binaların dışı kiremit rengi tuğlalarla kaplanmıştır. Ben bunları önceleri yığma tuğla evler olarak düşünmüştüm. Sonraları bütün bu binaların dış cephelerinin bu ince tuğlalarla kaplandığını öğrendim. Doğrusu bu binalar, çok mükemmel bir isçilikle kaplanmaktalar. Birçok yerde yan yana blok şeklinde sekiz on tane dubleks ya da tripleks binalar yapılmakta. Bu binalara ara sokaklardan ya da bahçe kapılarından girilebilmektedir. İki binanın arasında ortadan bir giriş çıkış yolunun ayırdığı, komşu duvarlarıyla da ayrılmış bahçeler bulunmaktadır. Bahçelerinin hepsinin kenarında konteynır biçiminde birer ardiye bulunmaktadır. Burası bahçe alet edevatının ve fazlalık ve atılamamış eşyanın konulduğu bir yer olmuş oluyor. Aynı zamanda birer hobi atölyesi olarak da kullanılmaktadır.
Türkler bu küçük bahçelerinin kenarlarına Türkiye'den getirdikleri bazı meyveleri ve atalarının ekip biçtiği sebzeleri ekmektedirler: Mısır, kabak, fasulye, çeşitli çiçekler, ahududu, böğürtlen, karalahana, yeşil soğan, hıyar, domates ve benzeri sebze ve bitkiler gördüm. Orta yerde bir masa ve etrafında sandalyeler. Üzerleri genelde kapatılmaktadır. Çünkü Hollanda'da çok yağmur yağmaktadır ve yağmurun ne zaman yağacağı, güneşin ne zaman açacağı, çok kolay tahmin edilemiyor. Bu gölgelikler hem yağmurdan, hem güneşten koruduğu gibi çok doyumsuz bir bahçe ve açık hava keyfi yaşatan alanlar olmaktadır.
Evlerin sahibi daha çok belediyeler ve biraz da şahıslar olmaktadır. Oturulan ev sosyal konut hakkından yararlanılarak alınmışsa, kiracı, o evi nasıl teslim aldıysa, aynı şekilde teslim etmesi gerekmektedir. Eğer bir eksiği ya da fazlası varsa onlar dikkatle sökülmekte ve gerekirse zımparalamak suretiyle ilk durumuna getirilmektedir. Eğer bu yapılmazsa, kiralama bürosu bu işlemi ücretle yaptırmakta ve kiralama sözleşmesiyle alınan peşinattan ücreti kesilmektedir. Evinize çok güzel laminat parke döşetmiş, halı döşetmiş olabilirsiniz. Evinizdeki yaşam alanlarına bazı yaşam kalitesini artıran şeyler yaptırmış olabilirsiniz. Onları da söküp temizlemeniz ve aldığınız gibi, kupkuru duvarlardan ibaret teslim etmeniz gerekmektedir.
Genellikle on altı tane, yirmi tane konut, bizdeki uzunlamasına yayılmış okul binaları gibi bloklar hâlinde, bir ada içinde yer alabilmektedir. Dolayısıyla çok sessiz olmanız gerekiyor. Eğer sesinizi yükseltirseniz, polis kapınıza dayanabilir ve size yüklü para cezası kesebilir.
CAN ve MAL GÜVENLİĞİ
Bu kadar uygar, bu kadar gelişmiş olmasına karşın, Hollanda'da çok hırsızlık vakası, cinayet vakası, intihar vakası meydana gelmektedir. Burası bir bisiklet cenneti olmasına karşın, iyi bir bisiklet almak cesaret istemektedir. Kilitsiz bisikletinizi gün ortası bile bir yerde beş dakika bırakamazsınız. Çok ustalıkla götürebilirler. Onun için burada insanlar hırsızlık vakalarına karşı çok müteyakkızlar.
Bana çok komik gelen bir olayı buraya da kaydetmek isterim:
Bisikletiyle işe giden birisi bisikletini bir yere kilitler. Akşama geldiğinde bakar ki bisiklete bir kilit daha takılmış. İkinci kilidi takanın amacı adamı çaresiz bırakmak ve o dalgınlıkla kilidini alıp gitmesini sağlamaktır. Bisikletin sahibi bunu görünce çaresiz, ne yapacağını şaşırır. Durumu anlar ve kendisi bir kilit daha vurur. Bunu gören uyanık hırsız daha sonra gelir kendi kilidini çözer ve gider.
Hollanda’da da her yıl ortalama bin beş yüzden fazla yetişkin Hollandalı intihar ederek yaşamını sonlandırıyor. Ancak bu rakamlar sadece intihar olarak kayıtlara geçenlerden oluşuyor. Hollandalı intihar uzmanı psikolog Bram Bakker’ın söyledikleri ilginç: “Bizim bilmediğimiz o kadar çok intihar girişimi var ki… Bazen bir ağaca toslayan bir araba için trafik kazası diye kayıt tutuluyor. Ama bunun bir intihar girişimi ya da intihar olduğu çok sonraları anlaşılabiliyor. Bunun gibi sayısız örnek var.”
Merkezi İstatistik Bürosu (CBS) tarafından yapılan açıklama çok şaşırtıcı: “Ülkede geçen sene intihar edenlerin toplam sayısının 2010 yılına kıyasla 47 kişi artarak, bin altı yüz kırk yediye yükseldi. İntihar vakalarında son 4 yıldır artış olduğuna işaret edilen açıklamada, hayatına son verenlerin büyük bölümünü 40-60 yaş grubuna dahil erkeklerin ve büyük şehirlerde yaşayan kimselerin oluşturduğu kaydedildi. Verilere göre geçen sene intihar edenlerin bin 136'sı erkek, 511'i ise kadın. Ekonomik krizin başladığı 2008 yılından bu yana intihar olaylarında sürekli artış yaşandığı gözlendi.”
Hollanda'da töre cinayetlerinde başı Türkler çekiyor. İnsanlar aralarında konuşurken, o kadar rahat cinayetten söz ediyorlar ki insanın aklını dondurur. Bu tür konuşmalara ben de rastladım.
GÜNDELİK HAYAT
Hollandalılar işten eve, evden işe giderler. Ama hava güzel olunca kanalların kenarlarındaki çimenliklere, kafelere, gondollara taşarlar, bisikletlerine atlar uzun güzergâhlara pedal çevirirler, kanal boylarındaki harika bisiklet yollarında bisiklete biner, harika yürüyüş yollarında yürür ya da koşu yaparlar. Spor bu insanların bir yaşam tarzı…
Burada havalar çoğunlukla yağışlı geçtiği için, güneş ortaya çıkar çıkmaz Hollandalılar kanal kıyılarındaki halı gibi yeşil çimenlere, sere serpe uzanırlar. İleri derecede dekolte manzaralara rastlamak çok olağandır. Evet, kimse kimseye dönüp bakmaz. Her ne kadar çıplak derecede açık olsalar da insanların bakışlarından son derece rahatsız olurlar. Sokaklarda, bakkalda, markette her tarafı dövme yapılmış insanlarla karsılaşıyorum. Saçları sapsarı boyanmış, kulağı küpeli, tepede bir tutam sapsarı bir atkuyruğu... Dikkat çekmek için elinden gelen her şeyi yapmış bu gençlere âdeta hiç dönüp bakmamak gerekir. Hem ilgi çekmek istiyorlar hem de ilgiden rahatsız oluyorlar. Ben bu paradoksu, çok iyi anlamış değilim. Birey burada çok önemli. Birey sonsuz, sınırsız özgür… Örtülere de bürünebilir, çırılçıplak da dolaşabilir. Kimse kimsenin umurunda değil. İnsanın burada değeri sıfır. Her şey kendinde başlıyor, kendinde bitiyor. Bu 'Halvet der encümen' vaziyeti insanları sürekli doyumsuzluğa, sürekli arayışa, fanteziye, maceraya itiyor. Dünyada ne kadar insan türü, ne kadar yaşam tarzı, ne kadar inanç ya da inançsızlık türü varsa, hepsi burada mevcut ve başkalarının alanına müdahale etmediğiniz, devletin koyduğu kurallara uyduğunuz sürece size hiç kimse karışmaz.
Hafta sonları çok iyi dağıtmalarına karşın, hafta başı tam saatinde ve tüm ciddiyetleriyle islerinin başındadırlar.
Hollandalılar işlerini tam, eksiksiz, kusursuz ve olması gerektiği gibi yaparlar. Burada "kitabına uydurmak" diye bir olay yoktur. İdealistlik, özverililik de yoktur. Neyse o. Daha fazlasını kimse kimseden beklemez. Ne devlet halktan bekler ne anne baba çocuğundan ne de çocuk anne babasından… Ne eşler birbirlerinden bekler ne arkadaş arkadaştan. Bu yönleriyle de bizim kültürümüze çok terstirler, kimse kimseye iyilik yapmaz. Sanırım bunların kültürlerinde, yaşam anlayışlarında özveri, cömertlik, başkalarını düşünme, dert etme diye bir olgu da bulunmamaktadır. Bir Hollandalı, bir Hollandalıya ya da yabancıya bir çay ısmarlamaz, bir sigara ikram etmez, bir sigara da kimseden istemez. Onun için Hollandalılar bizim insanlarımızın paylaşımcılığını hem memnuniyetle hem de şaşkınlıkla karşılıyorlar.
Yolda karşılaştıkları kimseye, tanısın tanımasın çok tatlı bir tebessümle selam verirler. Kimse kimseyi küçük görmez ve büyük de görmez. Zengin fakir, mevki makam sahibi ya da temizlik işçisi, hiç fark etmez. Herkes birbirini insan olarak görür ve kimse kimseye ne iş yaptığını sormaz. Ben özellikle bu yanlarını çok şaşkınlıkla karşıladım. Çünkü bizde ilk sorulan sorulardandır, karşımızdaki insanın ne iş yaptığı önemlidir. Bir insanın ne iş yaptığı, nereli olduğu, inancının ne olduğu gibi şeyleri sormak, merak etmek sanırım burada ayıp bir şeydir. Hatta kimse kimsenin cinsel tercihiyle de hiç ilgilenmez; iki arkadaşın burada el ele tutuşup gezmesi yanlış anlamalara yol açabilir. Cinselliğin önündeki tek engel, kişilerin karşılıklı rızaları. Zora, rahatsız etmeye, tacize burada asla müsamaha yoktur.
Gerek Rotterdam'da, gerek Leiden'de, Amsterdam'da uğradığım mescitlerde ya da Türklerin ortamlarında Müslüman olmuş Hollandalılar gördüm. Az da olsa bu insanlar Müslümanların yaşamındaki farklılıkları cazip buluyor olmalılar. İhtida olaylarında bu insanlar, daha çok Müslümanları değil, İslam'ın ana kaynaklarını inceleyerek İslam'a ilgi duyuyorlar. Ama bütün olumsuzluklarına ve yetersizliklerine karşın Müslümanların yaşamı da bu ülkelerde hayli cazibe oluşturmaktadır.
Bebek pusetlerinde tek ya da çift köpek taşıyan bayanlar bir hayli fazla. Artık Hollandalılar çocuk sahibi olmaktansa bir köpek sahibi olmayı tercih ediyor. Bunun nedeni ömür boyu süren bir anne-baba-çocuk ilişkisine karşılık on sekiz yaşına gelince tamamen kopan ilişkiler olmalı.
Bütün şehirlerinde bisiklet sürmek, yürüyüş yapmak, koşmak, her turlu spor yapmak için imkanlar çok. Kanal boyları uçsuz bucaksız yürüyüş yolları, koşma yolları. Kanallarda balık da avlıyorlar; ama avladıkları balığın boyunu vs ölçüyorlar ve yeniden suya bırakıyorlar. Burada spor bir yaşam tarzı. Zaten spor yapmayanlar da vücut yapılarından, duruşlarında belli oluyor. Kanallarla örülü bu kentlerde elbette ki balık avlamak da başlı başına bir spor olarak kabul ediliyor.
Çok yavaş yemek yiyorlar. O kadar yavaş ki sanki yemeği beğenmedi ve yemeyecek. Bizde olsa o tabağı bu insanların önünden alırlar. Geç vakitlerde, özellikle akşam saat on sekizden sonra hiç bir şey yemiyorlar.
Bizim insanlarımız da burada giyimlerine, konuşmalarına, davranışlarına çok önem veriyorlar. Ait oldukları kimliklerin bilincindeler. Az çok böyle bir endişe taşıyorlar. Bisiklet yolunda durmamam, yürümemem, bisiklet binerken elimle işaret vermem, trafik işaretlerine dikkat etmem konusunda o kadar uyarıyorlar ki adeta rahatsız oluyorum. Ama haklılar. Çünkü burada kurallar uygulanmak için var ve kuralları uygulamayanlar mutlaka bedel ödüyorlar. Bu bedeller de öyle az buçuk değil, can yakan cinsten oluyor.
Bizim insanlarımızdan onların yaşam tarzlarını benimsemiş olanlar için fazla sorun kalmıyor. Bu toplum içersinde eriyip yok oluyorlar. Kendi değerlerine sarılanlar için de sorun yok. Çünkü kafaları karışık değil. Analitik düşünüyorlar ve onlarda gördükleri güzel şeylerle yanlış şeyleri ayırt edebiliyorlar. Diyanet’e, Milli Görüş’e ve öteki cemaatlere bağlananlar bireysel olarak karşı koyamayacakları konularda birbirinden destek alıyor ve ayakta durmaya güç yedirebiliyor, kafa karışıklığı yaşamıyorlar. Asıl bu değerler arasında kalanlar ne Müslüman kalabilenler ne de Hollandalı gibi olabilenler çok zor durumdalar ve çoğu da nasıl bir durumda olduklarının farkında bile değiller.
Burada günlerdir şehirlerde geziyoruz, Katvejik'e, Atlas Okyanusu sahillerine gittik. Kasabalara gittik... Her yer tertemiz. Asla çevreye çöp atılmıyor, bulundukları ortamı kirletmiyorlar, yapanlar da şiddetle cezalandırılıyor.
Burada her Hollandalı, bir devlet görevlisi gibi, gördüğü hiçbir olumsuzluğa göz yummuyor, yanlış yapanları ilgili yerlere bildiriyorlar ve bunu yapanları “ispiyoncu" diye ayıplamıyorlar. Bunu herkes görev biliyor; onun için de her yer, “Âdeta bal dök yala!”
Caféler, çay bahçeleri, parklar dekolte bayanlarla dolu. Sere serpe oturuyorlar, çok rahatlar. Ama birisinin azıcık gözü üzerlerine odaklansa toparlanıyor ve rahatsız oluyorlar. Bu da gösteriyor ki burada açık giyinenler ahlaksız olduklarından böyle değiller. Bu onların kültürü ve yaşam tarzı. Esas sorun, “Müslüman'ım diyenlerin burada insanları taciz etmeleri, görgüsüzce davranmalarında”.
Leiden hastanesini ziyaret ettik. Kafeteryanın bitişiğinde, herkesin göreceği yerde çok hoş bir mescit yapmışlar. Elbette ki burada Müslümanlar çok yoğun oldukları için yapmışlardır. Ama bizde hastanelere, okullara ve benzeri yerlere mescit yapılmasını içine sindiremeyenleri biliyoruz. Hastanelerde doktorların, hemşirelerin hastalara davranışlarını çok dinlemişsinizdir. Aynıyla vakidir. Burada insanlar birbirlerine çok güzel davranıyorlar. Bisiklet yollarında, yaya geçitlerinde, alışveriş mağazalarının giriş ve çıkışlarında insanlar çok kibar davranıyorlar. Ama göz göre göre yanlış yaparsanız da asla göz yummuyorlar.
HER YERDE KURALLAR ve İLKELER
Mehmet Gerçetin Amca, bana peynir almak için bugün bir çiftliğe gitmiş. Çiftlik bugün kapalıymış. Sahibi, sahibinin çocukları oradaymış ama ne kadar rica ettiyse de satmamışlar. Nedeni: ‘Bugün kapalıyız.”
Arkadaşım Vehbi Kuzu, bunun üzerine anlattı. Bir pul satın almak için bakkala gitmiş, saat 18.02 gibi. Bakkalın sahibi toparlanıyor, belli ki saat 18.00'de kapatmış. Ne kadar rica ettiyse de adam saati gösteriyor ve ekliyor: “Saat kaç görmüyor musun? Kapalıyım.” demiş. Bu adamlar o kadar prensiplere bağlı insanlar. Bizde olsa, acil bir durumda adamı evinden, yatağından kaldırır, işimizi gördürürüz.
Bir ara Türkiye'den bir TV için magazin programı çekimine gelmişler. Vehbi Kuzu dolaştırıyor. Bir köye gitmişler. Rastgele insanlarla röportaj yapacaklar. Vehbi demiş ki: “Şimdi rastgele bir eve gidelim, kapıyı çalalım. Bakalım bizi nasıl karşılayacaklar, ne ikram edecekler... Çalmışlar, adam kapıyı açmış, içeri davet etmiş. Bunlar da 'Acaba çay-kahve ikram edebilir misiniz?' diye sormuş. Hollandalı: 'Buyurun, ne arzu ederseniz, çay-kahve, yiyecek bir şeyler hazırlayalım...” demiş. Vehbi şaşkın. Hiçbir Hollandalı kimseye hiç bir ikramda bulunmazmış. Evine konuk olsan sana bir çay ikram eder, ikinci bir çay istersen ücretini talep edermiş.
Hollandalı Vehbi ve arkadaşının şaşkınlığını görünce gülümsemiş: “Ben asıl Rotterdam'da oturuyorum. Buraya yazlığa geldik. Rotterdam'da çok Türk komşumuz var. Biz onlardan dolayı Türklerin örf âdetlerini biliyoruz. Aksi hâlde sizi bir başkası ne evine alırdı ne de bir ikramda bulunurdu.” demiş.
İsmail Kuzu'nun evinde kahvaltı yaptık ve yürüyerek vakfa doğru geliyoruz. Orada Hollandalı bir ailenin balkonunda mavi bir bayrak asılıyor. Vehbi: “Bunların erkek çocuğu dünyaya gelmiş.” dedi. Kız çocuk olsaymış, turuncu renk bayrak olurmuş.
Hollandalılar çok benciller. Bunu kötü anlamda söylemiyorum. Kelimenin sosyolojik anlamında benciller. Asla kimse kimseye bir ikramda bulunmayı aklından geçirmez. Kendisi yemek yerken yanındaki ısrarla ona bakıyorsa bile ona ‘Buyur…' demez, böyle bir şeyi aklından geçirmez. Diyelim, bir Hollandalı arkadaşınızın evine uğradınız ve birlikte çıkacaksınız. Size: 'Biraz bekle, yemeğimi yiyorum. Hemen çıkarım.' der; ama asla seni, usulen de olsa evine davet etmez.
Hollandalılar sabah ve öğle yemeği olarak, ekmek arası peynir bir sandviç atıştırır. Asil sulu yemek gibi şeyleri akşamları yerler. Yemek yerken de o kadar yavaş, o kadar ağır yerler ki, “Bu insan yemeği unuttu.” diye düşünebilirsiniz.
İş yerine de öğle yemeği olarak ekmek arası bir sandviç götürürler. İsçiler böyle olduğu gibi, iş yeri sahibi dünya çapında zengin bir patron da olsa, o da ekmek arası sandviç getirir ve isçilerin yemek yediği yerde oturur, ekmeğini yer ve kalkar. Öyle özel masa, sipariş, isçilerden ayrı yer yok.
Leiden Belediye Başkanı işine bisikletle gidip geliyor. Etrafında da kimse olmuyor.
İnsanı tanrılaştırmak ancak doğu toplumlarında olabilecek bir şeydir.
Hollanda'da bana anlatılan birçok şeye akıl sır erdiremedim. Komünist rejime benziyor. Her şey devletinmiş. Bireyin mülk edinme hakkı yokmuş. Bütün evler devletin. Kimse istediği evi kiralayamazmış. Pazarlık edecek bir muhatap da yokmuş. Nasıl bir evde oturacağına, o evin kirasının ne olacağına konut bürosu karar verirmiş. Sonradan öğrendim ki bütün bu durumlar sosyal konutlar; yani bizdeki lojmanlar için geçerliymiş. Bizim insanlarımızın çoğu da bu sosyal konutlara talip oluyor, oralarda yaşıyor oldukları için kendi özel durumlarını bütün Hollanda'ya teşmil ediyorlar.
Karı koca emekli olmuş ve diyelim başlangıçta ayda bin beş yüz Avro, kişi başı emekli maaşı alırken vergiler biner, biner, biner ve bu karı kocanın evine giren para iki yüz Avroya kadar düşebilirmiş. Öyle ki bir süre sonra o karı kocanın eline geçen para birkaç yüz Avroya kadar düşebiliyormuş. Ona diyorlarmış ki: "Sen parayı ne yapacaksın? Yemek yiyemezsin, gezemezsin, içki içemezsin vs. Senin tek ihtiyacın var, o da doktor ve ilaç. Onu da devlet sana veriyor. Bir Hollanda vatandaşının kenarda devletten saklı bir kuruşu olamaz ve cebine giren her şeyden devlet vergi alırmış. Miras diye bir şey de yok diyorlar. Bir vatandaş ya da oturum sahibi, burada çalışan bir yabancı, ev için oluşturulmuş kurumlara başvuruyor. Oraya gelirini, evde kaç kişi yaşayacağını bildiriyor. Devlet 18+ her vatandaşına ev vermek zorunda. Dolayısıyla istediğin zaman, bu tür sosyal konutlarda ev bulamazsın. Evi, sana o kurumlar bulur. Bulunan evler tamamen tam takırdır. O eve laminat yapmak, sıva yaptırmak, badana-boya, mefruşat, her şey kiralayan tarafından yapılır. Evi geri verirken de aldığı gibi vermek zorundadır. Burada ev bulmak çok zor olduğu gibi tahliye edilen bir konutu (lojmanı demek lazım) teslim etmek de çok zormuş.
Ekonomi burada tamamen insanların günlük yaşamlarını sürdürmesine göre ayarlanmış. Bu sosyal konutlara ya da işsizlik maaşına başvurmuş ve yaşamını bu şekilde sürdürenlerin bireysel seçme hakkı fazla yok. Bireyler yaşam tarzlarında tamamen özgürler; ama istedikleri evde yaşama, istedikleri gibi kazanma ve istedikleri gibi harcama ya da tasarruf etme özgürlükleri yok gibi. İşsizlik ya da konut için devlete baş vuranların yaşamlarını elbette ki devlet planlıyor.
Burada duyduklarım, bana kendi memleketimin ne kadar güzel, yaşamımızın ne kadar daha özgürlükçü ne kadar daha rahat olduğunu anlatıyor. Kim ne derse desin. Bazıları bu kuklalar gibi kurulu düzeni bir mükemmellik olarak görüyorlar. Ben öyle düşünmüyorum. Bizde de işsizlik maaşı, emekli maaşı, huzur evi sistemi var artık. Bunlara bağlı yaşayanların yaşamını elbette ki devlet planlamaktadır.
Dün bir caddede yürürken bir dükkânın önündeki tezgâhta farklı tropikal meyveler gördüm ve fotoğrafını çektim. Dükkânın sahibi, peşimize düştü. Adamı kötü bir niyetimizin olmadığına, sadece meyveleri ilginç bulduğumuz için fotoğrafını çektiğimize zor inandırdık. Ben böyle durumların seksenli yıllarda Irak'ta, Suudi Arabistan'da olduğunu sanıyordum. Bu kadar birbirlerinden korkan, hırsızlığın yaygın olduğu, uyuşturucunun artık serbest olduğu, cinselliğin tamamen yeme içme gibi günlük bir ihtiyaç gibi algılandığı ve giderildiği bir ülke düşünemezdim. Burada bunu gördüm.
Müslümanları umreye götüren şirketlerin görevlilerinin bu insanları koyun gibi güttüklerini düşünür, buna tepki gösterirdim. Asıl toplumu, “Koyun gibi gütmek neymiş?” burada gördüm. Hollanda'daki işçi hakları, konut sorunları vs konusunda burada bir protesto eylemi olabileceğini sanmıyorum. Den Haag'da gördüğümüz meydan, başka ülkelerle ilgili protesto eylemlerinin yapıldığı yerler. Yani Hollanda'da yaşayanların oradan ülkelerine yumruk sallamaları serbest. Ama Hollanda devletinin hiçbir uygulamasının burada protesto edilebileceğine inanmıyorum. Hiçbir sendikal hak yok. Sendika ya yok ya da varsa da şeklen var. Cinsi sapıkların dahi festival yapabildiği bu ülkede bireysel hak arama diye bir şey yok. Daha doğrusu halkta böyle bir teamül yok. Birileri kuralları koyuyor, Hollanda halkı da, Hollanda'da yaşayan herkes de o kurallara harfiyen uyuyor.
Türk fırıncılar, ramazanda burada saat 21.00'den önce bir tane pide satamamışlar. Çünkü piyasa saat 18.00’de kapanıyor. 18.00’i bir gece bir dükkândan bir şey alman mümkün değil. Adam oradadır, ama satmaz. Hollandalıların yasalara ve kuralarla uyduğunun onda biri, yüzde biri kadar biz dinimizin kurallarına uysak hiçbir sorun kalmayacak. Fırıncılar belediyeye başvurmuşlar ve ramazan dolayısıyla iftar vakti pide satmak istediklerini belirtmişler. Saat 18.00'den itibaren çalışacakları süre gündüz çalışma saatinden çıkarılmış. Haksiz rekabet olmaması için.
Toplu taşıma araçları var; ama fiyatları çok yüksek. Leiden'den Amsterdam'a özel arabayla gelmek trenle gelmekten çok daha hesaplı. İnsanlar otomobil almaya teşvik ediliyor; ama araba aldıklarında da vergilerle âdeta devlet tarafından soyuluyorlar. Bizde motorlu taşıt vergisi yılda iki taksitle ödenir. Bunlarda her üç ayda bir yüklü vergiler ödeniyor. Artık bisikletlere de bisiklet parklarına da vergi geleceğini söylüyorlar.
Keşke burada çalışan işçilerimiz ülkelerine izne geldikleri zaman ağızları açık buraları övüp duracaklarına bu konularda da bilgiler verseler.
Düzenli olmak elbette iyidir; ama dağınıklık da bir yaşam tarzıdır. Bir ev düşünün. Elinize aldığınız her şeyin bir yeri var ve onu oraya koymanız gerekiyor. Eğer koymazsanız canınızı acıtacak cezalar veriliyor.
Ahlak anlayışları da çok farklı. Bay bayanın, karışık kalabalık bir ortamda öyle ufaktan salmak değil, tam gaz yellenmesi çok normal; ama geğirmek çok çok ayıp sayılıyor diyorlar. Çırılçıplak denecek kadar çıplak dolaşmak serbest; ama böylelerine göz ucuyla gayri ihtiyari bakmak bile rahatsız edici. Böyle bir bakış sezdiklerinde, o yok hükmündeki etekçiklerini aşağıya doğru çekiştiriyorlar.
HABER ve PSİKOLOJİ
Trafik kazalarını bizde olduğu gibi çevirip çevirip kurgulayarak kesinlikle göstermezler, kaza yerinin yanına yaklaştırmaz ve fotoğraf çektirmezler.
Ukrayna'da düşürülen uçakla ilgili gazetelerde doğru dürüst hiçbir haber bile doğru dürüst yer almamış. Haber elbette ki vardı; ama bizdeki gibi kurgular, olayı acite etmeler, abartmalara kesinlikle müsamaha yok. Görüntü yayınlanmamış. Türkiye'deki insanlar çok daha fazla bilgi sahibi oldular. Buradaki gerekçeleri elbette inkar edilemez: Toplum psikolojisini bozan haberlerden toplumu korumak. Bizde şu son zamanlarda sadece Gazze ile ilgili, Suriye ile ilgili, Libya'da olup bitenlerle ilgili, gezi parkı kalkışmaları ve benzerleriyle ilgili haberlerin toplum psikolojisine ne büyük yaralar açtığı kimin umurunda. İçerde büyük oranda uydurma propaganda malzemesi haberlerle yaratılan bilgi kirliliği (dezenformasyon) ile insanlarımızın üzerinde yaratılan tahribatları düşününce Hollanda yönetiminin bu uygulamalarını takdirle karşılamadan yapamıyoruz.
Bizim THY Tekirdağ uçağımız, burada tarlaya indiğinde orada hemen perdeleme yapmışlar. Yoldan kimsenin bakmasına, fotoğraf çekmesine izin verilmemiş. İnsanların haber alma özgürlüğü, sendikal hak arama düzenlemeleri hep yazılı olarak vardır; ama etkin değildir.
TELEVİZYON
Televizyonlarda dizi ve filmler saat 23.00'den sonra verilirmiş. O saatlere kadar kesinlikle toplumu bilinçlendiren AIDS, uyuşturucu, zührevi hastalıklarla ilgili bilgiler verirlermiş. Bizde bu tam aksine uygulanmıyor mu? Televizyon kanalları en yararlı programları en izlenmez saatlerde vermiyor mu? RTÜK televizyon kanallarını her gün belli bir saat/dakika yararlı programlar (kamu spotu) yayınlamaya zorluyor; ama adamlar o tür kamu spotlarını daha çok izlenme oranı düşük saatlere koyuyorlar.
POLİS ve HAKLAR
Burada polise bırakın bir tepkiyi, parmağını uzatamazsın. Aksi hâlde kapalı kapılar ardında eşek sudan gelinceye kadar dayak yersin ve bu tur olayları hiç kimse ortaya çıkaramazmış.
Ama eğer seni şüpheli olma nedeniyle bir gün, iki gün içerde tutarsa tazminat olarak da yüklü paralar öderler.
İnsanlar kendi vücutlarını istediği gibi kullanır. Ötenazi serbest. Uyuşturucu serbest. Organ bağışı serbest elbette. Kürtaj serbest. Alkol, cinsel tercihlerde en uç sapıklıklar son derece serbest.
Hollanda'da kesinlikle ve kesinlikle yürüyüş yapamazsın. Olumlu ya da olumsuz. Asla müsaade etmezler. Devletin, polisinin lehine ya da aleyhine kesinlikle yürüyüş ve gösteri göremezsin.
MAHALLE BASKISI ve İNSAN
Burada mahalle baskısı da diyebileceğimiz toplum baskısı sıfırdır. Asla böyle bir şey yoktur. İnsanların, bizim cinsel sapıklık dediğimiz durumlarını, kahvaltıda zeytin ya da peynir tercih etmek kadar kolay ifade ederler.
Bir devletin devlet olması için kamudaki maaşların özel sektördekinden %30 az olması şarttır. Dolayısıyla insanlar devlet/kamuda iş için yarışmazlar. Kamu görevlileri kendilerine verilen yetki dışında hiçbir ayrıcalık taşımazlar. Polislerin hepsi silah taşımaz. Taşıyanlar da şarjörde mermi bulunduramazlar. Polisin silahı âdeta bir aksesuardır. Çünkü silah kullanmaya gerek de yoktur. Parlamenter, devlet başkanı, belediye başkanı sıradan bir insandır ve sıradan bir insanın bulunduğu her yerde bulunur. Koruması vs de olmaz. Bisiklete biner, bürosuna gider, evine gelir. Kamuda çalışanların özel bir nüfuz istismarı söz konusu değil.
Daha neler duyacağız, Allah bilir...
VOLENDAM ve MARKEN’E GEZİ
Volendam ve Marken'e bir gezi yaptık.[2] Aracımızı park ettiğimiz yerden iskeleye yürüyeceğimizi söyledi arkadaşlar. Ben de çok uzak sandım. Daracık sokaklardan geçince pat diye karşımıza deniz çıktı. Kıyıdan bakınca kocaman balıkların sürü hâlinde gezindiklerini görebiliyorduk. Bir yanımızda küçücük ve şirin mi şirin yazlık tripleks evler, öte yanımızda, içinde balıkların kaynaştığı akvaryum gibi pırıl pırıl deniz. Temiz, düzgün ve bakımlı bir yoldan yürüyorduk. İleride kalabalık bir çarşı görünüyor. Bir binada bayraklar var. Türk bayrağı da var aralarında.
Burası gerçekten görülmeye değer bir yer Amsterdam'da.
Volendam Amsterdam’a yaklaşık yarım saat mesafede huzur dolu, herkesin yaşamak isteyeceği temiz ve sessiz bir balıkçı kasabası.
Burayı görmek Hollanda’nın kırsal hayatını tanımak adına çok önemli. Çünkü Hollanda, Amsterdam demek değil; hatta Hollanda daha çok kırsalı ile karakterize. Yol boyunca bizi dümdüz çayırlarda otlayan inekler, keçiler, çiftlik evleri ve bol bol yeşil alanlar karşılıyor. Volendam’a vardığınızda da şirin bir balıkçı kasabası, hediyelik eşya dükkanları, her çeşit lezzette ve fiyatta deniz ürünü satılan restaurantlar konuklarını karşılıyor. 3-5 Euro fiyat aralığındaki pratik fish & chips tarzındaki bu deniz mahsulleri her yerde pratik şekilde satılıyor. Ben denedim; ama beğenmedim.
Oradan her otuz ya da kırk beş dakikada bir bulunan teknelerden biriyle Marken'e gittik.
Marken, Hollanda'nın Jsselmeer Gölü'nde bulunan bir yarımadadır. İdarî birim olarak Noord Hollanda ilinin Waterland belediyesine bağlıdır.
Daha önceleri bir ada idi. Fakat günümüzde Noord Hollanda anakarasıyla birbirine bağlanmıştır. Ayrıca kendine özgü ahşap evleriyle tanınan turistik mekândır.
Marken 1991 yılına kadar ayrı bir belediye idi. Fakat sonra Waterland ile birleştirildi.
Marken'de çok güzel vakit geçirdik. Hediyelik eşya satan dükkanları, otantik ada evleri, ahşap ayakkabı imalathanesi, görmeye değer daracık sokakları, bakımlı bahçeleriyle harika bir yer.
Marken'den tekrar Volendam'a döndük ve önce çarşısında yürüdük, patates kızartması yedik, dondurma yedik, fotoğraflar çekildik ve arabamıza döndük.
Günümüzde anakarayla birleştirilerek bir yarımada hâlini alan Marken, daha önceden bir adaymış. Adada 300 kadar insan yaşıyor ve geçim kaynağı balıkçılık.
Kendine özgü ahşap evleriyle ilgi çekici. Sel tehlikesi nedeniyle ahşap evlerin bir kısmı yerden yüksekte inşa edilmiş. Bakımlı bahçeleriyle ve evleriyle şıkır şıkır görünen bu balıkçı köyü 2 saat kadar vaktimizi aldı.
HER SEYAHATIN BİR SONU VAR ve DÖNÜŞÜ VAR
Leiden'e alıştım. Ben böyle çok çabuk bağlanıyorum ve ayrılıklardan canım acıyor. Buradaki güzel dostlarımı özleyeceğim. Mehmet amca, Leşet amca, Murat abi, Ahmed Abduh, Alim, Alper, Resul, Murat, Emin, Ayhan, Mustafa Kuş, Metin...Tabii ki en başta Vehbi ve İsmail Kuzucuklarım. Leiden caddeleri...Kanallar... Gondollar...Hiç susmayan mart sesleri...Yel değirmenleri, açılıp kapanan köprüler, gondolların üstünde kahve molaları, Den Haag'a gidişler... Rotterdam hali... Mimarsinan Camii. Marokan camii... Bisikletler... Bisikletler... Bisikletler... Ve bisikletliler... Ben burayı çok sevdim...
Artık dönüş günü de geldi çattı. Sabah kahvaltıdan sonra alışverişe çıktık. En önemli hediye torunlarıma olmalı; ama öyle istediğim gibi çok özel bir şeyler de bulamadım. Orada ne varsa Türkiye'de de var ve fiyatlar Türkiye'de çok daha hesaplı. Eşe dostla çam sakızı çoban armağanı birkaç kartuş Hollanda peyniri almayı uygun gördüm. Torunlara da bir şeyler aldım. Artık ne bulabildiysem…
Uçağın saatine iki buçuk saat kala, arkadaşlar beni Amsterdam havalimanına götürdüler.
Valiz teslimi ve chek-in yapmak tamamen otomatik. Oradaki monitörlerden birinde chek-in yapıyorsun, biletini alıyorsun ve bagaj teslim sırasına giriyorsun. Biletinin barkodunu okutuyorsun, kapak açılıyor. Bagaj bandını, yukarıya gelecek şekilde valizi yerleştiriyorsun. Üstteki ekrandan onaylıyorsun ve gidiyor. Sonra da pasaport kontrolünden geçiyor ve uçağa bineceğin kapıya yürüyorsun. Hayli uzak olduğu için çoğu yerde yürüyen bantlar var, onlar yardımıyla ilerliyorsun. Gerek yürüyen merdivenlerde gerek yürüyen bantlarda insanlar neden hem bunları kullanır hem de yürümeyi tercih ederler, anlamış değilim.
Bekleme salonunda uçaklar, uçaklara bagaj, yemek ve yakıt ikmali izlenebiliyor. Asıl x-rey kontrolü burada yapılıyor. Oradan da geçtikten sonra, son salonda bekliyorsun ve uçağa yolcu alımı anons edilince uzunca bir körük yoldan geçip uçak kapısındaki hosteslerle selamlaşarak yerine geçip oturuyorsun.
AVRUPA SEMALARINDAYIM
Yolculuk üç saat sürdü. Gece yarısı saat 01 sularında Atatürk Havalimanı'na indik. Dışarı çıktığımda saat daha 02 olmamıştı. Metroyu sordum, saat 06.00'da başlıyormuş. Dışarıda biraz oyalanıp başka bir yol araştırdıktan sonra, çaresiz tekrar içeri girdim ve mescide gittim. Amanallahım! Mescidin içinde ve dışında, halılarda ya da yerlerde uyuyan birçok insan… Onlara basmadan, dikkatle mescide girdim. İçerisi de aynı. Telefonumun şarjını tamamlamak istedim; ama bütün prizler dolu. Birçokları hep aynı şeyi düşünmüş. Bir süre sonra birisi telefonunu çıkardı ve ben taktım.
Daha sonra sabah namazını cemaatle kıldık. Genç bir yabancı çok güzel bir sabah ezanı okudu. Namazı kıldıran yabancının kıraati da çok güzeldi.
Saat 06.00'ya yaklaşınca metroya doğru hareket başladı. Meğer herkes metroyu bekliyormuş.
Metro katında çok güzel bir market var. İçinde “Yok" yok! Ve fiyatları çok uygun. Meğer giderken almam gereken şeyleri buradan almalıymışım. Giderken yediğim kazığın acısını, dönüşte burada hissettim.
Elimde iki tane çanta oldu. Biri gelirken var olan valiz, öteki de hediyeliklerle vs. dolan büyük çanta. Metrodan Aksaray'da indim, Yusufpaşa'ya varıncaya kadar canım çıktı. Oradan tramvaya bindim. Sirkeci'de indim. Hararetten kavrulmuşum. Aşırı terlemekten. Sirkeci tramvay durağından Marmaray'a giden yol bana çok uzun geldi. Orada bir büfenin önünde oturdum, bir tane maden suyu içtim, bir süre dinlendim. Çanta kolumda, valiz elimde, valizin de çekeceği bozulmuş, sürüye sürüye Marmaray'a gittim ama nasıl yoruldum anlatamam…
Zaten dün sabah erken kalktım. Bu sabaha kadar hiç uyumadım. Uykusuzluk ve yorgunluk ve tabii ki aşırı kilo canımı boğazıma getirdi. Ayrılık Çeşmesi'nde Marmaray'dan indim, merdivenlerden iki çantayı sürükleyerek indim, metroya doğru alnımdan ve vücudumdan terler boşanarak ilerledim. Ah! Keşke beni havalimanından alan birisi olsaydı! Ama arkadaşım İsmail’in dün geldiği uçağın Sabiha Göçken'e, hortum, fırtına ve yağmur nedeniyle inememesi sonucu Bulgaristan'a gittikleri, oradan İstanbul'a otobüsle getirilmekte olduklarını biliyor ve hâlime şükrediyordum. Benim çektiğim sıkıntı tamamen benim hatalarım yüzündendi.
Hastane durağında indim, bu sefer İstanbul tarafına yürüyüp yukarı çıkmam gerekirken yanlışlıkla metronun gitmekte olduğu tarafa, İzmit tarafına doğru yürürmüşüm. Yukarıya çıktığımda Kocaeli Büyükşehir Belediyesi 200 nolu otobüslerinin durdukları yere çok yol olduğunu gördüm. Daha sonra birlikte yürürken sorduğumda, Kastamonulu olduğunu öğrendiğim kırk yaşlarında bir adam hâlimi gördü, bana acıdı ve yardım etti. Çantayı, bir tarafından o, bir tarafından ben tutup taşıdık. Ona dedim ki "Bakın. Bunu Hollanda'da hiçbir Hollandalı yapmaz. İşte bu bizim farkımız.” Bana taa otobüslerin durduğu yere kadar yardım etti.
Otobüs geldi ve bindim. El çantamı valize koymuştum. Cep telefonum el çantamdaydı. Çıkardım, bir taraftan terlerimi kurulamaya çalışırken bir taraftan da telefondaki çağrılara bakıyorum. Amanalalhım! Eşim defalarca aramış. Başıma bir şey gelmiş olmasından korkmuş ve hayli endişe etmiş olmalı. Hemen aradım ve bir fırça da ondan yedim.
İzmit'e vardık. Halkevi durağında inmek istediğimi söyledim; ama bir yağmur başladı ki anlatılamaz. Otobüsten durak köprüsünün altına kadar ben de, çantalarım da sırılsıklam olduk. Bir taksi kolluyorum.
Taksilerin kökü kurumuş olmalı. Bir tane boş taksi geçmiyor. Sonunda karşıya geçmeye karar verdim ve o iki ağır çantayı, birini koluma takarak, ötekini olabildiğince sürükleyerek üstgeçide tırmandım. Karşı tarafta aşağıya en azından yürüyen merdiven vardı. Artık taksi durağının yanındaydım ama bu sefer de Karadenizli inadım tuttu. Madem o kadar zaman bekledim ve bir taksi gelmedi, bu köprüyü de geçtim, biraz daha kendime eziyet ederek durağa yürüyeceğim ve otobüsle çıkacağım.
Öyle de yaptım.
Yolda eşim aradı. Nerede kaldın, otoparkta bekliyorum dedi. Ben de otobüsteyim, varmak üzereyim deyince şaşırdı. Taksiyle bekliyordu.
Nihayet saat 10.15 gibi sağ-salim evime vardım.
NETİCE-İ KELAM ve HATİME
Hayli yorucu; ama çok verimli, renkli ve güzel bir seyahat oldu.
Seyyah, görür ve keşfeder; Hollanda’ya kadar ben uçakla gittim, Evliya Çelebi, 4 asır önce nasıl bu kadar yerleri gezdi? Ben de bakın, şikâyet ediyorum; yine mutluyum, yeni coğrafyalar gördüğüm ve insanlar tanıdığım için… 2014 senesinin yazında, yaptığım bu seyahatim, hayatımın unutulmaz hatıraları arasında yer alacak. Seyyah olup şu dünyayı gezmek güzeldir; dostlarıma fırsat buldukça bol bol seyahat etmelerini tavsiye ederim.
Hayri Bostan
hayribostan1960@hotmail.com
14.08.2014 Perşembe
[1] (http://www.omroepwest.nl/programmas/tv-west-nieuws)
[2] (http://www.gezilerimiz.com/ana sayfa/Volendam__.html)
Galeri (6 görsel)
Yorumlar (0)
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yap!
İlgili Haberler
Şair Yazar Elvin Mütaliboğlu Köşe Yazısı: "Edebiyat Siyaset Değildir"
22 saat önce
Eğitimci Yazar Hayri Bostan: "Güneydoğu Seyahati"
22 saat önce
Ahmet Bilgehan Arıkan ile Satır Arası: "Hız Çağında Bir Mola"
22 saat önce
Tarihçi Yazar Ekrem Şama Köşe Yazısı: "NATO Notları"
23 saat önce
Gazeteci Yazar Yusuf Gül Yazdı: "SORULAR KARŞISINDA SİYASETİN İMTİHANI"
3 gün önce
