Eğitimci Yazar Hayri Bostan Köşe Yazısı: "Yalnızlık Güzeldir"
Eğitimci Yazar Hayri Bostan Köşe Yazısı: "Yalnızlık Güzeldir"
Değerli ağabeyim, dostum, arkadaşım Sayın Yusuf Sarıkaya’nın bugün bir yazısını okudum. Yazının başlığı “DÜŞÜNSEL YALNIZLIK”
Tasavvufta da “Halvet Der Encümen” diye ifade edilen bir tür yalnızlık vardır. Kalabalıklar içinde yalnızlık. Bu yalnızlıktan kaçış yoktur. Varsa da insanı sıradanlaştırır, basitleştirir. Çünkü insanların çoğu seni aşağıya doğru çeker. Direnirsen de karşı çıkarlar, olmadık laflar ederler. Kendini beğenmiş derler, uyumsuz derler, geçimsiz derler. Bunun ayarını tutturmak da zordur. Bunu yaşayanlar çok iyi bilirler.
Edebiyatımızda ünlü hikayecimiz Sait Faik yaşadığı Burgazada sahillerindeki balıkçılarla çok güzel yarenlik yapar. İstiklal Marşı şairimiz Mehmet Akif Ersoy Neyzen Tevfik’le çok güzel, dillere destan bir dostluk yaşar. O kadar ki Akif Mısır’a gidince Neyzen de arkasından ziyarete gider ve aylarca onunla orada kalır.
Neyzen Tevfik’in yaşamı boyunca ne kadar içki tükettiği kesin olarak bilinmemekle birlikte, rivayetlere göre yaklaşık 2.5 ton (1868 okka) rakı içtiği söylenir. Bu miktar, derbeder ve sıra dışı yaşam tarzıyla birleşerek onun hakkında anlatılan efsanelerden biri haline gelmiştir. Mehmet Akif ise ağzına içki sürmemiş bir insandır. Neyzen’i de bu içki belasından kurtarmaya çalışmış ama başarılı olamamıştır.
Bir gün Neyzen Tevfik cuma namazına nasıl olduysa camiye gitmiş. Kürsüde hatip içkinin zararları hakkında konuşuyormuş. Bir ara demiş ki: “Aziz cemaat. Bir eşeğin önüne bir teneke su, bir teneke de rakı koysanız hangisini içer? Cemaat de bir ağızdan “tabii ki suyu içer hocam” demişler. Hoca bu sefer: “Peki neden” diye sormuş. Neyzen daha fazla dayanamamış ve “eşşekliğinden” demiş. Mustafa Kemal Atatürk bu olayı duymuş ve Neyzen’i bir akşam o meşhur içki sofralarından birine davet etmiş. Yemişler içmişler sohbet etmişler. Bir ara Mustafa Kemal Neyzen ‘e aynı soruyu sormuş. Neyzen demiş. Bir eşeğin önüne bir teneke su, bir teneke de rakı koysalar hangisini içer. Neyzen kıyak kafayla yanlış bir şey söylemiş olmayayım diye “rakıyı içer paşam” demiş. Mustafa Kemal gülmüş ve “bari neden diye sormayalım” demiş.
Eskiden insanlar bu tür esprilere güler geçerlerdi. Özellikle son yarım asırdır gerek Hindistan ve Pakistan’dan gerek Suudi Arabistan’dan, Mısırdan yapılan çevirilerle dini konular çok radikalleşti. Öyle deme dinden çıkarsın, böyle yapma cehenneme girersin diye insanlar birbirlerini çok yargılar oldular. Rahmetli Ahmet Kekeç gençliğinde ağzı hayli bozuk bir yazardı. Bu İslamcı diye tabir edebileceğimiz çevrelere girince dilini hayli düzeltmişti ama yazılarındaki o eski güzellik de kalmamıştı. On üçüncü yüzyılda yaşamış olan Mevlâna Celaleddin Rûmi de eserlerinde bazan çok ekstrem hikayeler anlatır. Ben Mesnevi’yi okudum. Fihi Ma Fih’i okudum. Özellikle Mesnevi’nin Abdulbaki Gölpınarlı çevirisinde o hikayeleri bizzat gördüm. Ama söz konusu Mevlâna olunca onlar evrilir, çevrilir, farklı farklı yorumlarla yumuşatılır ve Mevlana’ya fazla bir zararları dokunmaz. Çünkü O şöhretiyle adeta dokunulmaz birisi olmuştur. Bu tür bir dokunulmazlık kazanan birçoklarında aynı durumu gözlemleriz. Bu da şu anlama geliyor: Halk nazarında belli bir şöhrete ulaşınca artık fazla eleştirilmezsiniz. Bir gün biri çıkar da “kral çıplak” diye bağırıncaya kadar bu saltanat sürer. Ama kolay kolay da kral çıplak diyecek cesareti gösteremez kimse. Gösterirse de başına gelmeyen kalmaz. İşte asıl yalnızlığı o zaman yaşar o insanlar. İster eskilerden Şeyh Bedreddin’i örnek verin, isterseniz günümüzden Prof. Dr. Mustafa Öztürk’ü ya da rahmetli Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk’ü verin. Elbette örnekleri çoğaltmak mümkün. Ama sonuç olarak asıl yalnızlığı onlar yaşadılar ve yaşıyorlar bence. Karşı mahallede de örnek Yılmaz Özdil verilebilir bence. Ait olduğu mahallenin hiçbir kesimine yaranamıyor adam. Ak Parti ve Sayın Erdoğan’ı eleştirince karşı mahalleliler hoşlanıyorlar. Ama kendi mahallesini eleştirince de yapmadıklarını bırakmıyorlar adama.
Bu çok tehlikeli bir durum. İnsanları ikiyüzlülüğe sevk ediyor. Kimsenin kolay kolay “olduğu gibi görünmek ya da göründüğü gibi olmak” şansı kalmıyor.
Bırakın insanlar nasıl isterlerse öyle yaşasınlar diyemiyoruz. İlle de herkesi kendi çizgimize çekmek için uğraş vereceğiz. Bu öyle bir durum ki zamanla en kutsal görev olup çıkıyor.
Bir arkadaşıma bayram dolayısıyla seksenli yıllarda çekildiğimiz bir fotoğrafı gönderdim. Bir gün sonra cevap geldi. O yıllarda Sait Nursi’ye bağlı olan arkadaşımız bu fırsattan istifade bana Sait Nursi ve Nurculuk propagandası içerikli bir paylaşım gönderdi. Modernist Kemalistlerimiz de aynıdır. Bundan seksen yedi yıl önce vefat etmiş Mustafa Kemal’in her fırsatta reklamını yapmayı kutsal bir görev biliyorlar. Mustafa Kemal’e ve Kemalizm’e yaslanmadan dayanmadan ayakta duramıyorlar. Özgün bir bakış, bir tarz, bir yorum kazanamıyorlar. Gerek dindar kesimde gerekse seküler taraflarda bu tekdüze yaklaşımlar, ezberler, retorikler zamanla insanları yoruyor.
“Yorgunum dostlarım yorgunum şimdi/ Vefasız yıllara dargınım şimdi” şarkılar nasıl hit oluyorlar sanıyorsunuz. Herkeste bir bezginlik, bir pişmanlık, bir yorgunluk, bir korku, kendisi olma korkusu oluyor. Herkes herkese ayar vermeye çalışıyor ve sonunda kimse kimseyi umursamıyor ve yalnızlığına sığınıyor. Acaba tasavvuf büyüklerinin zaman zaman kendilerini uzlete kapatmaları bundan mı kaynaklanıyordu. Bir süre de olsa insanlardan uzak, Allah’a daha yakın olama keyfi diyebiliriz buna.
“Gökyüzünde yalnız gezen yıldızlar. Yeryüzünde sizin kadar yalnızım. Bir haykırsam belki duyulur sesim. Ben yalnızım, ben yalnızım, yalnızım.”
Sevgili büyük şairimiz Fuzuli hayatını Kerbela’da Hz. Hüseyin’in türbedarlığında geçirmişti. Kerbela o zamanlar çölün ortasında kuş uçmaz kervan geçmez bir yerdir. Şu unutulmaz yalnızlık mısraları dökülür dilinden:
“Ne yanar kimse bana ateşi dilden özge/Ne açar kimse kapım badı sabadan gayrı”
Şu mısra da O’na ait:
Hâsılım yok ser-i kûyunda belâdan gayrı
Garazım yok reh-i aşkında fenâdan gayrı
Ney-i bezm-i gamem ey mâh ne bulsan yele ver
Oda yanmış kuru cismimde hevâdan gayrı
Bugünün modern yaşamında Fuzuli’nin Kerbela çöllerinde yaşadığı duyguları anlamamız elbette mümkün değil. Ama yalnızlık duygusunu yaşayan sadece bizler değiliz. O kadarını anlamamız bence yeterlidir.
Sezai Karakoç belki de böyle bir yalnızlık duygusuyla dile getirmiştir “Uzatma dünya sürgünümü benim” şiirini hatırlatmak isterim:
Senin kalbinden sürgün oldum ilkin
Bütün sürgünlüklerim bir bakıma bu sürgünün bir süreği
Bütün törenlerin şölenlerin ayinlerin dışında
Sana geldim ayaklarına kapanmaya geldim
Af dilemeye geldim affa layık olmasam da
Uzatma dünya sürgünümü benim….
Bizlere Tanrı tarafından armağan edilen bu hayatı boş şeylerle heba etmek kadar kötü bir şey düşünemiyorum. Okunacak onca kitap, dinleyecek onca müzik, sohbet, yapacak bunca iş varken bazı insanların cami lokallerinde, kahvehanelerde zaman öldürmelerini anlamak çok zor. Yalnızlık duygusunun, can sıkıntısının en güzel ve etkin ilacı yararlı meşguliyetler edinmektir. Okumayan, dinlemeyen, izlemeyen ve sadece imaj olarak koca koca sakallarla, beyaz ve abartılı takkelerle, cübbe ve sarıklarla imaj peşinde koşan boş insanlardan uzak durmak gerekir. O çok bilmiş zırcahiller yalnızlığımızı ve gurbetimizi sadece artırırlar. O tiplerle bir bilgiyi, bir duyguyu paylaşmaya kalkarsanız sizi alaya alırlar. Sizinle alay edecekler, hafife alacaklar ki kendi olmayan ağırlıkları ortaya çıksın.
Bazılarının para, şöhret, mevki-makam, yakışıklılık ya da güzellik yarıştırdığı kalabalıklarda zaman kaybetmektense yalnız olmak, yalnız kalmak daha güzeldir. Herkesin derin uykularda olduğu sabah namazı vaktinden bu saatlere kadar uyumadan kendimle baş başa kalmayı bir kazanç sayıyorum ve sizlere de tavsiye ediyorum. Delirmeye vardırılmayan yalnızlıklar güzeldir.
HAYRİ BOSTAN
Etiketler
Yorumlar (3)
Sabaha kadar oturup 1 saat uykuyla işe giden birisi olarak, bu yazılanları anlamak istiyorum.
Her zaman değil ama WhatsApp durumda Instagram’da wchatte Filistin paylaşımları yaptım.
Üstadım Allah zihnini daim diri; kalemine güç kuvvet versin. Versin ki nice güzel yazılarını okuyalım. Allah’ım hayırlı sağlıklı uzun ömürler nasip eylesin. Selam ve dua ile
Değerli Hoca'm, bazen içimizden geçen duygulara tercüman oluyorsunuz ve bunu güzel bir şekilde ifade ediyorsunuz.Şahsen ben; kişiliksiz ,bir sürünün parçası olmaktansa, değerli bir yalnızlığı tercih ederim. Lakin en zor olanı mahalle,çevre ve dost baskısı. Lütfen yazmaya devam ediniz, vesselam.
İlgili Haberler
Şair Yazar Mustafa Söğüt Köşe Yazısı: "Kalpleri Kırmak Değil, Kalpleri İhya Etmek Gerekir"
14 saat önce
Araştırmacı Yazar Halide Halid Köşe Yazısı: "İki Gülücük Arasında Kaybolan Sözler"
14 saat önce
Gazeteci Yazar Yusuf Gül Köşe Yazısı: Kadim Tapınakların Sessiz Dili
1 gün önce
Tarihçi Yazar Ekrem Şama Köşe Yazısı: Çek Ettikçe Şek Ediyoruz
1 gün önce
Şair Yazar Beyza Aygün Köşe Yazısı: "Zamanın Bizden Götürdükleri"
3 gün önce
