Avrasyanın Sesi - Tarafsız Okuma
Reklam

Eğitimci Yazar Hayri Bostan: "Güneydoğu Seyahati"

Eğitimci Yazar Hayri Bostan: "Güneydoğu Seyahati"

| | 40 dakika okuma | 292 görüntülenme
Hayri Bostan - Eğitimci, Yazar
Hayri Bostan - Eğitimci, Yazar
Paylaş:

DİYARBAKIR

Güzel bir dostluğumuz var. Her hafta birimizin evinde bir araya geliyor, kitap okuyor, güncel konularda geyik yapıyor, ev sahibinin ikramlarından nasipleniyoruz. Beş yıldır devam eden bir dostluk halkası bu. Bu sene içimizden birisinin önerisiyle yurdumuzun Güneydoğu bölgelerine bir seyahat yapmayı teklif etti. O bölgenin yaz aylarını bilen dostumuz Hasan Olgaç bu fikre hiç olumlu bakmadı. Yazın oraların çok sıcak olacağını, asla dayanılamayacağını söyledi. İstanbul’dan Diyarbakır’a uçakla gidecektik. Diyarbakır’da araba kiralayacak ve bölgeyi gezecektik. Klimalı otellerde kalacaktık. Enikonu bir hafta. Neden olmasındı ki! Kararımızı verdik ve uçak biletlerimizi İnternetten satın aldık. Önümüzde aylar vardı ama biz her geçen gün bu gezinin hayalini kurduk, oralarda nereleri gezeceğimizi, neler yiyip neler içeceğimizi tasarlamaya, hayalini kurmaya başlamıştık. Bir kısmımızın hayatımızda hiç tatmadığımız o yörelere özgü yemeklerin, tatlıların, içeceklerin hayli bile iştahımızı kabartıyordu. Gezip göreceğimiz yerlerin hayalini canlandırıyorduk gözelerimizin önünde. Bitmez sandığımız aylar bitti, geçmez sandığımız haftalar geçti ve yolculuk vakti gelmiş çatmıştı. Gerek İnternette Msn’den gerekse karşılaştığımız tanıdıklarımıza bir çırpıda gezeceğimiz ve göreceğimiz yerlerin adlarını sayıyordum heyecanla. Bazıları bunu kendilerine bir “hava atmak” olarak algılıyordu ama aslında benimkisi sadece bu seyahate çıkacak olmanın verdiği heyecan ve coşkuyu paylaşmaktı dostlarımla. Gitme gününe bir hafta kala seyahatimize katılacak arkadaşların birbirlerine en çok kullandıkları cümle: “çantanı hazırladın mı?” oldu.

Eğitimci Yazar Hayri Bostan: "Güneydoğu Seyahati"

Arkadaşımız Metin Pay daha önce Batman’da altı yıl kadar öğretmenlik yaptığı için iki gün önce gidecek ve 19 Temmuz 2010 öğleden sonrası bizi Diyarbakır Havaalanı’nda karşılayacaktı.

Öyle de oldu.

Eğitimci Yazar Hayri Bostan: "Güneydoğu Seyahati"

Arkadaşlarımızdan Vahap Pay’ın bebeği hasta olduğu için gelemedi. Oto kiralama şirketi de daha önce anlaştığımız üzere Ford focus temin edemedi ve bize fiesta marka küçük bir otomobil getirmişti. Bir kişi eksik olduğumuz için hem yakıtının hem de kirasının hesaplı olması nedeniyle sözleşmemizi fiesta üzerine değiştirdik.

Sabah evlerimizde yaptığımız kahvaltıyla saat 16.30’lara gelmişti ve ilk hedefimiz Dağkapı mevkiindeki Kaburgacı Selim amca oldu. Bu arada, yıllar önce Sarıyer İmam Hatip Lisesi’nde birlikte çalıştığımız Diyarbakırlı dostum Mahmut Yüceli’yi telefonla aradım ve buluşmak üzere sözleştik. On dokuz yıl üzerine tekrar karşılaşacaktık.

Yemekten sonra Mahmut Bey de yeğeni Ümit Bey bulunduğumuz yere geldiler. Orada bir çaycıda kucaklaştık ve çaylarımızı yudumlayarak hasret giderdik.

Mahmut hoca bizi Sur içi mevkiindeki tarihi mekânlara götürdü.

Artuklu Kemeri, Aslanlı Çeşme, Eski Ceza ve tevkif evi, Nebi Camii, Fatih Paşa (Kurşunlu) Camii, Dicle nehrine bakan surlar, sur dibinde nehre ve Hevsel bahçelerine bakan enfes manzarada çaylar ve maden suları, sohbet, akşam gurup vakti, Dicle nehrinden gelen tatlı esinti asla unutulur gibi değil. Oradan ayrıldık ve yürüyerek surları izleyerek Mardin Kapı’ya doğru gittik. Oradan tekrar sur içine daldık ve Diyarbakır’ın Ermeni, Yahudi ve Süryani gibi azınlıkların bölgesi olan bu kesimde başımızı döndüren dar sokaklardan, labirentlerden yürüdük. Simsiyah taş binalar, metruk evler ve kiliseler, tarihi mekânlar, daracık ve birbiriyle kesişen sokalar sokaklar… Ermeniler taş ustalığında mahirmişler. Onlardan kalan evler ya satın alınmış ve restore edilmiş, ya da metruk ve harabe halinde zamana direniyorlar. Hava iyice kararmış, sokaklar daracık ve yüksek duvarlarla çevrili. Mahmut Bey olmasa bizim buraları gezmemiz ve görmemiz mümkün değildi. Ona ne kadar teşekkür etsek azdır. Üstüne üstlük, her içtiğimiz çayın ya da meşrubatın parsını da bize verdirmiyor, ille de kendisi ödüyordu. Mahmut Yüceli ile buluşmanın ve onun rehberliğinde Diyarbakır’ın en gizemli, en görülesi yerlerini görme şansına ne kadar seviniyorsak, ona yük olmuş olmanın da rahatsızlığını hissediyorduk. Mahmut Yüceli Hoca bizi hem gezdirdi hem ikramlarda bulundu hem de o engin bilgi ve kültürüyle bizleri aydınlattı. Sana binlerce teşekkürler sevgili Mahmut Yüceli. Aydın insan, güzel insan, güzel dost… Bir kere daha anladım ki hayatta en değerli kazanımlarımız dostlarımız ve dostluklarımızdır.

Mahmut Yüceli ve yeğni Ümit bizi o kadar dolaştırdılar ki, yorgunluktan adeta pestilimiz çıkmıştı. Bir süre otel araştırdık ve arkadaşlar bir otelde karar kıldılar. Birkent Oteli. Bir lokantanın caddeye bakan açık alanında birer çorba içtik ve otelimize döndük.

Sabah kahvaltı için “Kahvaltıcı Kadri” adlı tarihi kervansaraya gittik. Buralarda en yaygın içeceklerden “Meyan Şerbetini tatmak istedik. Birer bardak aldık ve tadı soluğumuzu kesti. Çamur kokusu gibi bir şey hissettim. Bardağımı zor bitirdim. Bu yöre insanının çok sevdiği, birçok faydalarının da olduğu söylenen bu içecek benim her halde ilk ve son içişim oldu. Bir daha da denemedim ve deneyeceğimi de sanmıyorum. Aç karına içilmesi de özellikle öneriliyor. Biz de kahvaltı öncesi içtik ve doğruca “Kahvaltıcı Kadri” ye gittik, geniş avluyu geçtik, taş merdivenleri çıktık, geniş meydana bakan harika manzaralı bir masaya yerleştik ve nefis bir kahvaltı yaptık. Kahvaltıdan sonra tekrar gündüz gözüyle Ulu Cami’ye ve çevresine dolaşmaya gittik. Bir süre çarşı Pazar dolaştıktan sonra arkadaşlarımızın daha önceden hedef olarak belirledikleri Tatlıcı Sıtkı Usta’ya gittik ve nefis bir dondurmalı kadayıf keyfi yaşadık.

Öğleden sonra yola koyulduk ve Batman üzerinden ve Batman’a uğramadan doğruca Siirt’e, orada da şehre uğramadan Tillo’ya vardık.

TİLLO (AYDINLAR)

Tillo’da Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretlerinin ve onun hocası İsmail Fakirullah’ın türbeleri ve onların aileleri, akrabaları, daha birçok İslam âliminin mezarlarını ziyaret ettik, Fatihalar okuduk. Yıllar önce değerli dostum Yusuf Sarıkaya’dan buralarla ilgili çok şeyler dinlemiştim. Onun için kendisini telefonla arayarak Tillo’da olduğumuzu söyledim. O da Siirt müftüsünü arayarak bizimle ilgilenmelerini rica etmiş. Sayın müftü bey de biz, adını Eyüp İstanbuli olarak tanıtan bir genci gönderdi. Eyüp kardeş bizi çok güzel gezdirdi, oradaki kabirlerde yatanları tek tek tanıttı. “Marifetname” adlı eserinden ve “görelim Mevla neyler, neylerse güzel eyler” sözlerinden tanıdığımız, dini ve dünyevi ilimleri birlikte mezceden büyük İslam âlimi İbrahim Hakkı Hazretleri, hocası İsmail Fakirullah ölünce ona bir türbe yaptırmış. Şehrin iki kilometre kadar yükseğindeki tepeye de bir kale yaptırmış. O kaleye yaptığı bir pencereden hocasının doğum gününde sızan sabah güneşini türbeye yaptığı kulenin tepesindeki pencereciğe düşürmüş ve oradan da bir ayna ile kırılmasını sağlayarak şeyhi ve üstadının kabrine düşürmüş. Bu o kadar ince bir astronomi, matematik, geometri, coğrafya ve kozmografya bilgisi gerektirmektedir ki, bugünün bilim olanaklarıyla bile aynı şeyi yapmak imkânsız denecek derecede zordur. İbrahim Hakkı hazretlerinin özel eşyasının sergilendiği evi gezerken, aynı zamanda oradaki camide imamlık yapan ve İbrahim Hakkı Hazretlerinin ahfadından olan hoca efendi dedi ki: “İnsan sadece dini ilimlerle haşır neşir olmakla gerici ve yobaz olur, sadece dünyevi ve müspet ilimlerle ilgilenmekle de inkârcı(ateist) olur. Dedemiz İbrahim Hakkı Hazretleri dini ilimlerle dünyevi (müspet ilimlerle aynı anda ve aynı derecede ilgilenmiş büyük bir âlimdi”

Eyüp kardeş bizi şu anda yaşayan en yaşlı Seydalara götürdü. Bir okul çapında ve halen de okul görevi gören, birçok öğrenciyi barındıran binaya girdik, üst kata çıktık ve oradan açılan bir kapıdan büyük bir balkon şeklindeki, halılarla döşeli kısma geçtik. Bembeyaz elbiseleri, bembeyaz sakalları ve nurani yüzleriyle iki yaşlı adam iki tarafa yaslanmışlar. Sol köşede oturan, önündeki sehpamsı masada kapalı ve açık vaziyette Arapça kitaplar bulunan zata yöneldik, selam verdik ve elini öperek oturduk.Eyüp kardeşin bütün uyarılarına karşın biz oldukça rahattık. Bu rahatlık biraz da Seyda hazretlerinin bize sıcak davranışındandı belki de. Gösterilen yere geçip oturduğumuzda Seyda cep telefonuyla konuşuyordu. Bu konuşma o kadar uzun sürdü ki içimden bu davranışı kendimize karşı bir istihfaf olarak algıladım. Ama daha sonra bunun belki de bize karşı bir sabır denemesi olabileceğini düşündük. Yüzünde o kadar candan bir tebessüm, insana güven veren, insanı cezbeden bir yüz ifadesiydi bu. Eyüp kardeşin bütün uyarılarına karşın burada duyduğumuz rahatlıktan mıdır, yoksa bu tarikat ortamlarının adabına yabancılığımızdan mıdır bilemiyorum, sohbet esnasında ben Seyda hazretlerine bir Oflu fıkrası bile anlattım. Oturduğumuz balkon bütün Tillo’yu yukardan görüyordu. Karşı taraflarda da buna benzer medreseler yükseliyordu. Bu “Seyda Ailesi”nden her bir ulu kişi kendi medresesini yaptırmış ve hizmet veriyordu. İçimden karışık duygular geçiyor ve bunlara engel olamıyordum. Tillo’da sadece bu dini sivil kurumlar gösterişli binalara sahipti. Öteki evlerse onların dev yapıları karşısında sönük, basit ve fakir bir görünüme sahipti. Burada olup biten tarihsel bir geleneğe yaslanan dini bir feodalite miydi, yoksa tarih boyunca büyük fedakârlıklarla birçok hizmete imza atan kurumlar mıydı? Yoksa her ikisi miydi, yoksa hiçbiri miydi? Doğrusu Seyyid Muhammed Taha efendiyle karşılaşıncaya kadar bu karışık duyguların sarmalındaydım. İbrahim Hakkı Hazretlerinin kabrinin bulunduğu bölümün kapısının üzerinde bir levhada “Anlarsa uzağım yakınımdır/Anlamazsa yakınım uzağımdır” yazıyordu. Bazı şeyleri anlamakta güçlük çektiğimizi düşünüyorum.

SEYYİD MUHAMMED TAHA

Çok eski zamanlardan kalma iki ya da üç katlı ahşap binaların kuşattığı yoldan yürüyoruz. Orada güzel bir cami ve haziresinde kabirler var. Fatiha okuyor, ziyaretimizi yapıyoruz ve tam ayrılacakken Eyüp kardeş:” Bu camiin emekli imamı Muhammet Taha içerdedir. Kendisini ziyaret edelim” diyor. Biz biraz da gecikmiş olmamızın aceleciliğiyle başta gerek görmüyoruz ama Eyüp kardeşin hatırı için kısa bir ziyareti kabul ediyoruz. İçeriye girdiğimizde, orada rahlesinin başında tek başına Kur’an okuyan yaşlı bir insan görüyoruz. Uzun bembeyaz sakalları, güzel ve mütebessim yüzü bizi cezp ediyor. Elini öpüp destur alıyor oturuyoruz. Okumakta olduğu kitapta birkaç. Sayfası kalmış. Onu bitirmek için izin istiyor ve biz de bekliyoruz. Okumasını bitirdikten sonra insanın iliklerine işleyen içten bir tebessümle başlıyor adlarımızı ve mesleklerimiz sormaya. Her birimizin ismi etrafında da uzunca ya da kısaca bir yorum yapıyor. Ardından da başlıyor tatlı bir sohbete. Ali Ulvi Kurucu’nun bir şiirini okuyor. Üstat Bediüzzaman Said Nursi’den bir pasaj aktarıyor. O konuşurken ben kendisinin Ali Ulvi Kurucu’ya benzerliğini fark ediyorum ve bir ara bunu kendisine ifade de ediyorum. Gülümsüyor ve sohbetine devam ediyor. Bu güzel insanı tanımak, sohbetini dinlemiş olmak, duasını almış olmak sadece ve tek başına bu seyahatimize değerdi. Bu camiin tam karşısındaki arazide görkemli bir saray görüyoruz. Oraya kadar gidip ziyaret etmemiz imkânsız görünüyor. Hem geç olmuş hem ziyaret edeceğimiz daha birçok zat ve mekân bulunmakta. Bediüzzaman hazretleri buraya geldiğinde bu sarayda misafir kalmışmış. Seyyid Muhammet Taha Bediüzzaman’ın Ruslara esir düşerek Sibirya’ya götürülüşünü, orada ve başka yerlerde, mesela bazı mahkemelerdeki dik duruşlarını anlatıyor. Ve “Zalimler için yaşasın cehennem” deyişini. Ağzından bal akan bu mübarek zatın sohbeti bitince bir ara destur istiyoruz ve eğer hoş görürse birlikte fotoğraf çekilmek istiyoruz. Sarığını ve cübbesini istiyor, giyiniyor ve birlikte fotoğraf çekiliyoruz. Elini öperek ayrılıyoruz. Kapıdan çıkarken arkaya dönüp baktığımda, orada, karanlıkta rahlesinin başında nurani bir hayal gibi duruyordu.

Yürüyerek İbrahim Hakkı Hazretlerinin eşyalarının muhafaza edildiği, bir apartmanın bir dairesinin genişçe bir odasından oluşan özel müzeye görüyoruz. Usturlaplar, yazı malzemeleri, bastonu, giysileri, el yazması Marifetname ve Kur’an-ı Kerimler, su kapları, abdest ibriği, leğen, kırba, hocasının gayet basit ve yamalı cübbesi sergileniyor. Arkadaşlar flaş kullanmadan fotoğraflar çekiyorlar ve çıkıyoruz. Akşam namazını eda etmek üzere camiye geçiyoruz.

İbrahim Hakkı hazretlerinin ahfadından olan, müzeden de sorumlu kişinin aynı zamanda camide imam olduğunu öğreniyoruz. Şafiilere özgü farklılıklarla akşam nazmını eda ediyor, oradaki çilehane, su kuyusu ve benzeri mekânları da ziyaret ederek ayrılıyoruz.

ŞEYH BURHANEDDİN EFENDİ

Arabamıza binerek ilerliyoruz ve daracık sokaklardan geçerek dev bir medresenin önünde duruyoruz. Siirt müftüsünün konukları olarak tanıtıldığımız, medresenin üstadı Şeyh Burhaneddin Efendi ile görüşeceğiz. Eyüp İstanbuli bize tembihlerde bulunuyor: “Sakın Şey Burhaneddin efendinin huzurunda soru sormayın, konuşmayın, fotoğraf çekilmek istemeyin ve fotoğraf çekmeye kalkmayın…” Nasıl birisiyle karşılaşacağımızın heyecan, merak ve biraz da çekingenliğiyle Eyüp kardeşin rehberliğinde basamakları çıkıyor, labiretvari koridorları geçiyor ve sonunda terasa varıyoruz. Yerlere serili halılar, sıra sıra minderlerle döşeli alanda, kenarda, sarıklı, heybetli, kalın dudaklı bir zat “hoşgeldiniiiiz! hoşgeldiniiiiz! ...Hoş geldiniiiiz…! “diye karşılıyor. Elini öpmek istiyoruz ama öptürmüyor, gösterilen yere diz kırıp oturuyoruz.

Adlarımızı ve ne iş yaptığımızı soruyor. Seyyid Muhammed Taha ile tanışmamız esnasında ben adımı Hayri deyince beni uyarmış, “Hayri değil, Hayreddin “demişti ve oradan aldığım uyarıyla kendimi “Hayreddin Bostan” diye takdim ediyorum. Arkadaşlarım gülmemek için kendilerini zor tutuyorlar.

Şeyh Burhaneddin Efendi ve öteki konuklarıyla birlikte akşam yemeği yedik. Şeyh Burhaneddin Efendinin konuklarından biri de yeni umreden dönmüş bir doktor. Onunla ve dönüş yolculuğuyla çok ilgileniyor, Şam’da nerede kaldığını, Halep’te ne yaptığını, nerelere uğradığını soruyor ve doktor da şeyhin yüzünden tarafa hiç bakmadan, edeple cevaplar veriyor, bir yandan da yemeğini yiyordu. Yemiyor, sanki elindeki kaşık ve çatalla isteksizce tabaktaki yemeği didikliyordu. Diz kırıp oturmaya müsait olmayan beden yapım nedeniyle adeta ızdırap çekiyorum. Şeyh Burhaneddin bize:” Burası sizin eviniz. İstediğiniz gibi ve istediğiniz kadar kalabilirsiniz. Rahatınıza bakın “dese da biz bir an önce destur alıp ayrılmak için fırsat kolluyoruz.

Şeyh Burhaneddin çok karizmatik bir insan. Boğazından olgun bir toklukla çıkan sesiyle konuşması, konuklarıyla tek tek ilgilenmesi bizi çok etkiledi; ama bunca adab ve erkânın geçerli olduğu bir ortamda nasıl yaşanır, nasıl soru sorulur, nasıl itiraz edilir ya da soru sorulabilir mi, bir konuda itiraz edilebilir mi, düşünmeden edemiyorum. Her ne kadar sıcak ve içtenlikle karşılansak ve ağırlanmış olsak da asla kalabileceğimiz ve rahat edebileceğimiz bir ortam olmadığını düşünmeden edemiyorum. Şeyh Burhaneddin Efendi bazı konuklarıyla Arapça, bazılarıyla Kürtçe, bizimle de Türkçe konuşuyor. Yemeğin ardından oldukça mükemmel bir dua yapıyor ve yarı aç kalktığımız sofradan sonra Siirt’e dönüyoruz, araya sora öğretmenevini buluyoruz. Öğretmenevinin geniş çay bahçesinde önce maden suyu, sonra üst üste birkaç çay içtikten ve Metin’le önce taşların nasıl dizileceğini unutmuş olduğumuzu fark ederek garsona soruyoruz, iki el acemi oyununda acemi şansıyla beni yendikten sonra kalkıyoruz ve istirahate çekiliyoruz.

SİİRT

Sabah kalktık, otelden çıktık ve bir süre arayıp sorarak Ulu Cami’ye gittik. Bir belediye zabıta memuruna Ulu Cami’yi sorduk ve adam bilemedi, orda bir başkasına sordu. Bu da bize hayli ilginç geldi doğrusu. Camide tadilat ya da restorasyon çalışması vardı. Dışarıdan fotoğraflarını çektik. Aracımızı park ettiğimiz yerde bırakarak yürüyerek çarşılarda dolaştık. İmparator lakaplı Arap asıllı bir esnaf bizi kahvaltıya davet etti. “Biz Büryan Kebabı yiyeceğiz” deyince de “onu da getirtiriz, buyurun” dedi. Teşekkür edip devam ettik ve sorarak “Huzur Büryan Lahmacun Salonu” nu bulduk. Kebapçının yanında bir kahvehane vardı. İnsanlar iskemlelere oturmuşlar, çay içiyor, sohbet ediyorlardı. Şehrin caddelerinde köylü kıyafetleri ile dolaşan Kürt vatandaşlarımız, cadde ve sokaklardan sürülüp götürülen koyun keçi sürüleri, lastik tekerlekli ve insan gücüyle götürülen hamal arabaları bana en az kırk sene önceki şehir manzaralarını çağrıştırıyordu. Dükkânlar, sergiler, satıcılar, müşteriler, çevremizde gördüğümüz her şey bize tarihte bir yolculuk yapıyor izlenimini veriyordu. Siirt bize oldukça fakir ve geri kalmış izlenimi verdi. Cadde ve sokaklar bakımsız, kaldırımlar kırık dökük. Siirt’te belediye ve şehircilik çalışmalarının hiç de iyi olmadığı aşikârdı doğrusu.

Büryan kebapçısından arabamıza dönerken bizi kahvaltıya davet eden ve güler yüz gösteren dükkân sahibine uğradık. Acele etmemize karşın ısrarla çay yaptırdı, ikramda bulundu ve oradan çay ve “bıhtım sabunu”, bal satın aldık.

Siirt’e veda etmeden müftülüğe uğrayarak bize gösterdiği ilgiye teşekkür etmek istedik. Müftü yerinde yoktu. Özel kalemi diye orada oturan abusulvech adam müftünün çarşıya gittiğini söyledi, beklememiz için yer gösterdi; ama doğrusu çarşıya gittiği söylenen müftünün ne zaman geleceği meçhul görünüyordu. Bizimse zamanımız oldukça kıymetliydi. Bir teşekkür notu bırakarak ayrıldık. On dakika geçmeden müftü beni aradı. O kadar çabuk döneceğini bilseydik elbette beklerdik; ama bunda o özel kalemin de hatası vardı. En azından bir arasaydı müftünün dönmek üzere olduğunu bilecek ve bekleyecektik. Bu “bizim” diyeceğimiz kurumlardaki bu tip insanlar çok mu aranarak oralara oturtulur, bilemiyorum. Son derece soğuk, ilgisiz, duvar gibi bir yüz ifadesi. Taa İzmit’ten oralara gelmiş misafirlere azıcık daha sıcak ilgi gösterseler ne olur sanki. Daha sonra ziyaret ettiğimiz manastırlarda gördüğümüz alaka ile karşılaşınca bunları ifade etmeden geçmek istemedim.

VEYSEL KARANİ أويس القارانى

Batman’a dönerken yolumuzu otuz beş kilometre uzatarak Veysel Karani’yi ziyaret etmek istedik. Yolda Vahap Pay ile yapılan telefon görüşmesinde İstanbul’da şiddetli yağmur yağdığını, trafiğin tıkandığını, eğer böyle giderse uçağa yetişemeyeceğini öğrendik. Metin ona Kavacık’ta inerek taksi tutmasını önerdi. O da öyle yaptı ve uçağa yetişebildi. Kısa bir yolculuktan sonra vardık Veysel Karani’ye. Burası küçük bir ziyaret kasabası. Güzel bir cami, Veysel Karani’nin türbesi, dükkanlar, hediyelik eşya satıcıları, akide şekeri satıcıları, ziyaretçiler, onları buralara taşıyan otobüsler, arabalar, dilenciler… Hava çok sıcak. Kendimi bir an Mekke’de hissediyorum. Ziyaretten sonra kahvede maden suyu, ardından birkaç bardak çay içiyoruz ve yola koyuluyoruz. Bu kez hedefimiz Batman Diyarbakır sınırında, Batman Barajı’nın yanında bulunan ve Artuklular zamanında yapılmış olan Malabadi Köprüsü. Yolda, ıssız mekânlarda tek başına çalışan petrol kuyuları görüyoruz. Yanlarında durup inceliyor, fotoğraflar çekiyoruz.

MALABADİ KÖPRÜSÜ

Şarkısından bildiğimiz ve çok merak ettiğimiz Malabadi Köprüsü’ne varıyoruz. Gerçekten çok güzel bir manzarası var. Beri yakada bir gölgelik, köprünün görevlisinin salaş bir mekânı var. Bizi karşılıyor köprü görevlisi. Yeni de çay yapmış. Bizim de canımız bir çay çekti ki sormayın. Doyasıya çay içiyoruz, köprüye fotoğraflar çekiyoruz. Daha sonra üzerinde geziniyoruz, köprünün bekçisi olan kişinin küçük oğlu, yöresel şivesi ile, ezberden köprü hakkında bilgi veriyor bize ama anlayana aşk olsun! Sevimli Salih’e sorular soruyoruz, sohbet ediyoruz ve bahşişini de ihmal etmiyoruz tabii.

Ve Malabadi Köprüsü’nü arkamızda kendi yalnızlığıyla, gizemli hikâyeleriyle baş başa bırakıp Batman Havaalanı’na gitmek üzere yola koyuluyoruz. Yolda bir karpuzcuda duruyoruz ve karpuz kavun tadıyoruz. Tatmıyoruz, adeta tıkınıyoruz…

BATMAN

Batman Havaalanı’nda Vahap Pay da geliyor ve ekip tamamlanmış oluyor. Şimdi doğru Batman şehir merkezine.

Batman daha önce hayal ettiğim gibi değil. Modern bir kent. Modern binaları, upuzun, geniş ve düzenli caddeleri, zengin dükkânları, mağazaları, bedestenleri ile cıvıl cıvıl bir kent. Şık mağazalar, dükkânlar, lokantalar, pastaneler, kafeteryalar, oteller… Şehirde “yok” yok. Herkes işinde gücünde.

Sevgili komşumuz Hüseyin Damar’ın kardeşinin dükkânına gittik hep birlikte. Rıdvan Damar tıpkı ağabeyi Hüseyin. Hele konuşması aynısının tıpkısı. Bizi sımsıcak karşıladı. Çaylarımızı söyledi. Oradan ağabeyi Hüseyin Damar’ı aradık ve kardeşinin yanında olduğumuzu söyledik. Arkadaşlar Antep fıstığı aldılar ve akşama buluşmak üzere ayrıldık. Caddeleri yürüyerek geçtik, fotoğraflar çektik. En çok ilgimi çeken gene meyan şerbetçileri ama tekrar denemeye hiç cesaretim yok. Arkadaşlar da öyle.

Önce otel araştırdık ve kara verdik. Otel işini hallettikten sonra yürüyerek bir lokantaya gittik. Orda nefis bir akşam yemeği yedik. Ben bir buçuk karışık kebap söyledim; ama buralarda lokantalarda yemek öncesi soğuk yiyecek olarak gelen yoğurtlu buğday çorbası, acıka, salata ve saire zaten insanı doyuruyor. Üzerine bir buçuk da karışık kebap alınca fazla oluyor. Üstüne üslük yediklerimizi sindirebilmek için ve sıcağın da etkisiyle içilen çaylar, maden suları… Akşama Rıdvan Damar bizi öğretmenevinin çay bahçesinde buldu ve sohbet ettik. Sora da ısrarla bizi dondurma yemeye götürdü. Amanallahım! Oldum saman balyası gibi. “Çok yedik” demek yetersiz kalıyor. Aşırı çok yedik ve kâbuslu bir gece geçirdim. Midemi de üşütmüşüm. En az üç gün boyunca mide ekşimesi çektim. Kısacası sevgili okuyucular, sizin anlayacağınız boğazımızla başımız dertte!

Sabah otelde kahvaltı yaptık. Kahvaltıdan kalktık, yola girdik, bizim ağalar öncelikle doğru pastaneye gittiler ve börekle tekrar kahvaltı yaptılar. Neymiş efendim, otelin kahvaltısı iyi değildi. Hey gidi günler heyyyy!... Ne günlere kaldık!...

Metin Pay’ın buralarda öğretmenlik yaptığı zamanlar oturduğu apartmanı gördük dışarıdan ve yola koyulduk.Ayrancı Geçidi’ndeki ayrancıda ayran içmemek olmaz elbet. Herkes bir bardak içti, ben iki bardak. Bir de yanında iki tane ev yapımı közleme yedim, söylemesi ayıp! Usta şoförümüz Rıdvan Turan benim bu iştahıma takmış vaziyette. Ama umursayan kim. Gezdiğimiz gördüğümüz yerlerdeki yiyecek ve içecekleri tatmak istiyorduk, o kadar!

HASANKEYF

Ulusu Barajı’nın ilk projelenme zamanlarından beri çeşitli gazetelerde Hasankeyf’i kurtarmak üzerine yazılar, fotoğraflar görmüş ve Hasankeyf’i hep merak etmişimdir. Şimdi Ulusu Barajı’nın su toplama aşamasına gelindiği sıralar gelip görmek nasip oldu.Fotoğraflar çeke çeke ilerliyoruz Hasankeyf’e doğru. Çocukluktan kalma hayallerimizin coştuğu bir masal dünyasına doğru yol alır gibiyiz. Ve işte karşımızda yöreye özgü minareleri, antik köprünün ayakları ve yeni köprü, dağlara oyulmuş mağara görünümlü barınaklar, Zeynel Bey türbesi ve külliye kalıntıları… Gördüğümüz her açıyı fotoğrafla tespit etmeye çalışıyoruz. Bu ziyaretin tekrarı yok çünkü. Beri dağın eteğinde Hasankeyf’in taşınacağı yeni yerleşim alanının temelleri kazınmış bile. M.Ö.5000 yıllarına kadar uzanan bir geçmişi var bu yerleşim yerinin. Nehrin suladığı bereketli topraklar, arkada uzanan sıra dağların sağladığı doğal savunma yapısı ile birçok geçmiş medeniyete ev sahipliği yapmış. Buralara sahip olan her millet burada tarihi izler bırakmış. Köprüyle, minarelerle, kalelerle ilgili birçok menkıbe anlatılır olmuş burada.

Bizden yaklaşık bir ay kadar önce buraları ziyaret eden Dr. İsmail Pehlivan, Yaşar Ellialtı ve arkadaşları “Kale” diye adlandırılan, şehrin en üst zirvesine çıkmışlar. Oraya çıkmak hayli de yorucu ve zormuş. Ancak yakın bir zamanda orada bir kaya kayması olmuş, bazı insanlar yaralanmış, bir kişi de ölmüş. Onun için Siirt valisi zirveye tırmanmayı ve nehrin kenarına inmeyi yasaklamış. Biz de yasak olmayan öteki zirveye çıktık, oradan fotoğraflar çektik, Hasankeyfli delikanlılardan bilgiler aldık… Hasankeyf tek kelimeyle görmeye değer bir yer. Arkadaşımız Metin Pay burada yaklaşık altı yıl öğretmenlik yapmış. Onun çalıştığı okula da uğradık, birer çay içtik ve Hasankeyf’ten ayrıldık. Artık yolumuz Midyat’a doğru.

MİDYAT

Midyat daha uzun süre kalınacak ve gezilecek bir şehir aslında. Bizimse o kadar vaktimiz yok. Bu akşama Mardin’e varmamız, birkaç yer ziyaret etmemiz gerekiyor.

Midyat’ta en yaygın olan iş telkâri ustalığı. Süryanilerin hayli yoğun olduğu kentte telkâri ustalığı da bu kesimin elinde gibi. Murat adında Süryani bir telkâri ustasıyla tanışıyoruz ve bu işin nasıl yapıldığını ufak bir gösteriyle gösteriyor bize. Kolye, yüzük ve saire hediyelik eşyalar satın aldıktan sonra Midyat’ta bulunan en önemli ziyaret mekânı olan Deyrulumur (Mor Gabriel) ‘a gitmek üzere yola çıkıyoruz. Burası şehir merkezinden 20 km kadar uzakta bir manastır. Bu bölgenin kendine özgü taş işçiliğinin en güzel örneklerinden biri de burası. İçinde kiliseler, lahitler ve benzeri çeşitli bölümler bulunan manastırın Hıristiyan öğrenci ve öğretmenlerinin barındığı yerler dışındaki bölümleri gezdiriliyor ve kısa bilgi veriliyor. Geniş bilgi için: ( http://morgabriel.org/guncel.html)

Midyat’a döndük ve oradaki bazı mekânları ziyaret ettik. Bunlardan biri Sıla dizisi ve benzeri dizi filmlere de mekân olan Konukevi. Konukevi’nin en üst katından şehre bakınca camiler kadar hatta belki daha fazla kilisenin bulunduğunu görüyoruz. O kadar ilginç taş binalar var ki fotoğraf çekmeye bile yetişemiyoruz. Midyat bitecek gibi değil. Bizimse yolumuz uzun. Yolcu yolunda gerek diyor ve yola koyuluyoruz. Şehrin çıkışında polisler durduruyor ve kimlik kontrolü yapıyorlar.

MARDİN

Uzunca bir yolculuktan sonra Mardin’e varıyoruz. İlk ziyaret ettiğimiz yer Kasımiye Medresesi. Çünkü saat beşte kapanacak. Kasımiye Medresesi restorasyonda. Gene de ziyarete açık.Cihangir Bey Zaviyesi de restorasyonda ve kapalı. Oradan Mardin ovasına bakıyoruz. Engin bir deniz gibi yayılmış ovanın görünümü harika. Oradan Eski Mardin tarafına doğru devam ediyoruz ve Büyük Mardin Oteli’ne bakıyor arkadaşlar. Ben bu otel bakma, otel beğenme işleriyle hiç uğraşmıyorum. Arkadaşlarımız nereye karar verirlerse kabulüm. İleride yolun üst tarafında görkemli bir kilise var; ama kaplı. Dışarıdan bakıyoruz ve fotoğraflarını çekiyoruz. Dönüşte tekrar uğruyoruz otele. Görkemli ve Mardin ovasına hâkim bir tepedeki bu oteli de beğenmiyorlar. Eski Mardin şehir merkezine çıkmak üzere yola koyuluyoruz.

Arabamızı bir yere park ediyoruz ve dolaşmaya başlıyoruz. İlk dikkatimizi çeken yer Kırklar Kilisesi ama orası da kapalı. Deli Yürek filminin çekildiği, bazı kovalamaca sahnelerinin yaşandığı mekânları tanıyoruz ve daracık yollardan yürüyüşümüzü sürdürüyoruz. Bu arada Emin adlı bir delikanlıyla tanışıyoruz ve o bize rehberlik yapıyor. Yukarılardan, daracık koridor sokaklardan, küçük tünel geçitlerden yürüyerek PTT binasının olduğu yere varıyoruz. İyice çaysamışız. Oradaki kahvede oturup soluklanıyoruz, birer çay ve maden suyu içiyoruz ve yürümeye devam ediyoruz. Hem lokantalara hem otellere bakınarak ve çevremizi kuşatan Mardin evlerine özgü taş duvar evlere bakınarak sürdürüyoruz yürüyüşümüzü. Arkadaşlarımız ne otel beğenebildiler ne de lokanta. Biz bu işi özellikle Rıdvan Turan ve Mücahit Genç’e bıraktığımız için rahatız. İyice acıkmış ve yorulmuşuz. Yeni Mardin kısmındaki Urfa Sofrası2na karar veriyoruz ve nefis bir akşam yemeği yiyoruz. Yemekten sonra otellere bakınarak, birçoklarına girip bakarak devam ediyoruz ve Mardin’in en güzel otellerinden biri olan YAY GRAND OTEL’de kalmaya karar veriyoruz. Orada o akşam Mardin’in manzarasına bakarak gündüzün boğucu sıcağından sonra gecenin o tatlı serininde içtiğimiz çayları ve hissettiğimiz güzelliği anlatmak mümkün değil. Değerli dostumuz Hasan Olgaç’ı aradım ve nerede olduğumuzu söyledim. Kendisi SGK Başmüfettişi olarak Türkiye’de gezmediği il yoktur. Her şehir hakkında da oldukça geniş bilgisi vardır. O bir cümleyle Mardin’i şöyle tanımladı: “Gece gerdanlık, gündüz mezarlık”. Bana biraz acımasız bir tanımlama geldi ama gene de buraya kaydetmeyi uygun gördüm.

Sabah aynı terasta nefis bir kahvaltıdan sonra asıl Mardin ziyaretlerimize başladık. Bir önceki gün bıraktığımız yerden başlayarak, Zinciriye Medresesi, Sabancı Müzesi, Ulu Cami, Postane binası ve benzeri yerleri ziyaret ettik.

Öğle tatili girmeden Deyrulzaferan Manastırını da ziyaret etmek ve Urfa’ya devam etmek istiyoruz. Biraz elimizi çabuk tutarak yola koyulduk ve kısa bir süre sonra Deyruzzaferan’a vardık. Ziyaretçileri gruplar halinde alıyorlar. Biraz beklettiler bunun için. Bir rehberin refakatinde ziyaret başladık. Biçim olarak aynı Deyrulumur gibi bir manastır. Şu kadar var ki, bu manastır çok önceleri (M.Ö. 5000’li yıllar) burada bulunan Güneş Tapınağı’nın üzerine bina edilmiş ve tapınak kısmı da muhafaza edilmiş. O kısmı gezdirdiler. Tavanı dümdüz, direksiz ve 250 tonluk taşlar bugünün insanını bile şaşırtacak bir ustalıkla kilit sistemiyle dizilmiş ve binlerle ifade edilen yıllardır yapıldığı gibi duruyor. Manastırın içinde lahitler bölümü, kiliseler ve benzeri kısımları dolaştık. Başladığımız yere döndüğümüzde kilisede ibadet vaktiydi ve hayatımızda ilk kez kilisede bir ayine tanık olduk. Ayin bitince metropole (Hıristiyanlıkta din adamlarında vaizlik, papazlık, metropollük, ekümenlik vb sıfatlar ya da rütbeler var. İşin bu yanını akademisyenlere bırakıyorum) rica ettik ve birlikte fotoğraf çekildik. Gerçekten nur yüzlü ve mütebessim bir papazdı metropol. Gerek Deyrulumur Manastırı’nda gerekse Deyrulzaferan Manastırında tanık olduğumuz güler yüzlülük ve temizlik kayda değerdir. Buradaki Hıristiyan insanların yüzündeki beşaşetle, mesela Siirt Müftülüğündeki özel kalemin suratındaki abusluğu yan yana koyuyorum ve üzülüyorum. İnsanın insana gülümsemesini sadaka olarak vasfeden bir peygamberin ümmeti olan bizler bu Hıristiyanlardan öğreneceğimiz çok şey var.

SULTAN ŞEHMUS

Derler ki bu bölge insanının erkeklerinin en az yarısına yakınının adı Şehmus’tur. Bunun nedeni de Mardin Diyarbakır yolunun 30. Kilometrelerinde kabri bulunan Sultan Şehmus’tur. Aslında Şeyh Musa’dır da halk kısaca Şehmus diyor. Veysel de öyledir. Aslı Uveys el-Karani’dir, yani Karanlı Uveys. Zamanla halk arasında isim kısalarak ve değişime uğrayarak bu hali almıştır. Urfa’ya yola koyulmadan önce oraya da uğramayı teklif ettim, Rıdvan’ın itirazlarına karşın orayı da görme isteği ağır bastı ve gittik, gördük, Fatiha okuduk, dua ettik ve döndük. Orada çok garip davranışlar sergiliyor ziyaretçiler ama bunlara takılmamak gerek. Varsın nasıl biliyorsa öyle yapsın. Dücane Cinoğlu’nun bir TV tartışmasında dediği gibi bu ve benzeri yerlerdeki İslam inancına ters davranışlarla çok potoslama mücadele edilirse oralardaki davranışlar İslam’ın özüne uygun hale gelmez; aksine oralar yok olur ve her birinin yerine beş yıldızlı bir otel dikilir. Söylemek gibi olmasın ama arkadaşlar beni kırmayıp Sultan Şehmus’a geldikleri için ben de onlara birer meyve suyu ikram ettim. Hem de kutuda, öyle meyve özlü uyduruk değil haniJ

URFA

Mardin’den Kızıltoprak tarafına doğru verimli arazilerle kuşatılmış uzun bir yolu izliyoruz. En şaşmaz yardımcımız tomtom. (Arkadaşlarımız aracımıza yerleştirdiğimiz navigasyon cihazına her nedense tomtom diyorlardı)

Uzunca yolculuğumuz boyunca gençleri Harran antik üniversite/rasathane harabelerini görmek için ikna etmeye çalıştım ama onlar bunu istemediler.

Son kez 1990 yılında uğradığım Balıklı Göl çevresini ben hep o eski haliyle hayal ediyordum. Amanallahım! Buralar ne olmuş böyle! Her şey değişmiş. O eski binalar, kahveler yok olmuş. Balıklı Göl çevresi pırıl pırıl olmuş. O dokunsan yıkılacak gibi duran kebap lokantaları yok olmuş. Onların yerine şık alışveriş bedestenleri yapılmış. Çarşılar cıvıl cıvıl. Her taraf insan kaynıyor. Her şey albeni diyor. Bu insanların arasından terörist çıkabileceğine inanmıyorum. (Dün 27 Temmuz 2010) İnegöl’de yaşananlar bunun en iyi kanıtı. Birileri önce bütün kurumsal güvenlik kameralarını tahrip etmişler. Sonra da ortalığı gererek bunca tatsız olayın çıkmasını başarmışlar. Ama nereye kadar. Yalancının mumu yatsıya kadar yanar. Bu mum da artık çok oldu. Bırakın yatsıyı, on yıllar geçtiği halde hala bu hainler kandıracak adam bulabiliyorsa çok garip. Gezdiğimiz bütün iller, bütün ilçeler, bütün yerleşim yerleri böyle. Herkes işinde gücünde. Suriye ile karşılıklı vize kaldırıldığı için bütün çarşı pazar turist kaynıyor. Bedestenlerde zanaatçılar işlerinin başında. Ama biz Mardin’e geldiğimizde daha birkaç saat önce geçtiğimiz Ömerli’de kent merkezinde çatışma yaşanmış. Biz Diyarbakır’dan ayrılır ayrılmaz Dağ kapı ve Muratlı mahallelerinde çatışmalar yaşanmış. Bütün bunlar bitecek. Bütün sermayesi halkı kışkırtarak birbirine vurdurmak olan fitne odakları bir bir kuruyacak ve ülkemizde barış hâkim olacak.

Urfa’ya da Urfa’yı anlatmaya da doyum olmaz. Ama yolcu yolunda gerek. Tomtomun rehberliğinde Urfa’dan çıkmaya çalışıyoruz ama olmuyor. “Soran dağlar aşmış, sormayan düz yolda şaşmış” özdeyişini esas alarak soruyoruz ve yolumuza doğruluyoruz.

ATATÜRK BARAJI

1990 yılında kışın sömestr tatilinde umreye gidiyorduk. Her gidişimizde sabah nazmı Urfa Halilurrrahman’da oluyorduk, akşam yatsı sonrasına kadar Urfa’da vakit geçirir ziyaretler yapardık Gene öyle olmuştu. O yıllar Atatürk Barajı yeni su toplamaya başlamıştı. Urfa’dan dolmuşlarla Atatürk Barajı’na turlar düzenleniyor, isteyen gidiyordu. Her nedense ben gitmemiştim. Yıllardır aklıma geldikçe üzülürdüm. Bu sefer de Adıyaman’a giderken Atatürk Barajı yolumuzun üzerindeydi. Bu kez ıskalamaya niyetimiz yoktu...

Baraja çıkan yola girdik ve iki km sonra karşımıza bir levha çıktı:

ATATÜRK BARAJI

SEYİR YERİ

ŞEHİTLER ANITI

Güzel de bir mekân yapmışlar oraya. El dokuması kilimlerle döşeli sedirler, masalar ve ahşap sandalyeler… Ne güzel de çay içilirdi burada, ah! Aklım orda içemediğim bir çayda kaldı. Alacağın olsun Rıdvan!

ADIYAMAN

Bundan tam 32 yıl önce gitmiştim Adıyaman’a. O zamandan aklımda kaldığı kadarıyla iptidai bir Anadolu kasabası görünümündeydi. Geniş, bakımlı ve düzgün caddeleri, üniversitesi, alışveriş yerleri ve her şeyiyle modern bir kent Adıyaman. Vahap Pay’ın delaletiyle doğruca İskender 85’in önüne varıyor, aracımızı park ediyoruz. Mardin’de otelimizde yaptığımız kahvaltıyla buralara kadar gelmiştik ve iyice acıkmıştık. Bir buçuk İskender neyse de o yemek öncesi gelen mercimek çorbası, yoğurtlu buğday çorbası, acıka, salata ve saire silinip süpürüldükten sonra üzerine bir buçuk İskender çok ızdırap verici oldu. Üstüne de Balıkesir’in höşmerim tatlısına benzer helvayı da götürünce gerçekten fazla oldu. Yollarda maden suyu ve saire içerek tokluğumuzu bastırmaya çalışıyoruz.

KAHRAMAN MARAŞ

Kahraman Maraş’a vardığımızda bir süre yol şaşırarak da olsa Yaşlar Pastanesi’ne vardık. Burada dondurma yeme operasyonu çok önceden planlanmış. Ve plan harfiyen gerçekleşmiş oldu. Bu, Maraş’ın hakiki dondurması. Bıçakla kesmekte zorlanıyoruz. Yaşar Pastanesi’nin hemen üstüne de yayılmış durumda olan otele yerleşiyoruz. Mütevazı bir otel.

Gece şiddetli hararetten uyandım. Yanımıza su almamışız. Odamızdaki dolapta bulunan küçük bir şişe suyu bir dikişte içtim ve uyudum.

Sabah ayrılırken resepsiyonda sormadılar, ben de söylemeyi unuttum ve Gaziantep’e intikal ettik. Bu olayı anlattığımda Rıdvan’dan bir fırça yedim ki sormayın. Keyfim iyice kaçmıştı. Gerçi otelde kahvaltı hakkımız vardı, ödediğimiz ücrete dâhil olarak ve biz kahvaltı yapmadan ayrılmıştık. Çünkü bugün kahvaltıyı Gaziantep’te katmerle yapma planlanmıştı. Otelin faturasını Rıdvan almıştı. Ondan telefon numarasını aldım ve Kahraman Maraş’taki oteli arayarak durumu izah ettim, durumu nasıl düzeltebileceğimizi sordum. Resepsiyondaki görevli önce bir dahaki gelişte ödersiniz filan dedi. Ben de “sabahleyin İstanbul’a uçacağımızı, bir daha Kahraman Maraş’a yolum düşer mi, düşmez mi bilemediğimi söyleyince adam güldü ve “helal olsun kardeşim, ne önemi var, alt tarafı bir su” dedi. Gel de bunu Rıdvan Beye anlat. Yeşilbaşlık böyle bir şey olsa gerek!

Sabah otelden erkenden ayrıldık ve bir süre Ulu Cami’yi aradık. Hâlbuki Ulu Cami de Maraş Kale4si de otelimize göre biraz solda ve tam karşımızda duruyordu.

Kahraman Maraş Ulu Camii’ni de yıllar önce görmüştüm. Çevresi tıkış tıkış dükkânlarla doluydu ve Maraş Kalesi de son derece bakımsız, metruk ve mezbelelikti. Cami çevresi de Kale de düzenlenmiş, pırıl pırıl olmuştu. Sabah simitçisi sıcacık simitlerini yeni diziyordu tezgâhına. Bir tane aldım ve kahvaltıya kadar midemi bastırması için çaysız, kuru kuruya yiyiverdim. Bol bol fotoğraflar çektik. Kaleden şehre baktık. Manzara harikaydı doğrusu. Gençlerin aklı Gaziantep’te yapacağımız katmer kahvaltısında. Arabamıza bindik ve Gaziantep’e doğru yola revan olduk.

GAZİANTEP

Son durağımız Gaziantep’e otoyolun son çıkışından çıkarak girmeye çalışınca yolu bulmada biraz zorlandık. Nedense tomtom da işe yaramadı bu arayışta. Katmerin bir saati vardı. Saat ondan sonra artık yapılmıyormuş. Son anda yetiştik ve beş tane katmer sipariş verildi bile. Yanında da süt içiliyormuş. Katmerin yapılışını makinemle videoya almaya çalıştım. Keşke Maraş’ta o simidi yemeseymişim! Ama katmer dendiği kadar varmış. Kahvaltıdan sonra baklavacıya geçtik. Hacı Usta Baklavaları. Vahap’ın sürekli kargoyla ta İzmit’e baklava istediği baklavacı. Bu adamlar bu işi çok iyi yapıyorlar. Milenyum işini güzel yapanların çağı olacak diyordu bir yazarımız. Gerçekten de öyle. İşinizi güzel yaparsanız baklavanızı bile Gaziantep’ten İzmit’e satarsınız. İşinizi iyi yapmazsanız belki birkaç vurgun yaparsınız ama sonunda sermayeyi kediye yüklersiniz. Burada Hz. Muhammed (SAV)in bir sözü geliyor aklıma:” ان العبد اذا عمل عملا يحب الله ان يتقنه” (Şüphesiz kulun işine özen göstermesinden Rabbi hoşnut olur) İşini güzel yapandan Allah da hoşnut olur piyasa da. Bugün hayranlığımızı çeken bunca kalıcı ve sanat harikası güzel eserler işini güzel yapmaya azami özen gösterenlerin eseri değil mi?

Arabamızı bıraktığımız otoparkın yanından geçip yürüyerek şehri dolaşmaya başlıyoruz. Arabasız gezmek çoğu zaman özgürlük demek. Gaziantep Kalesine gidiyoruz öncelikle. Celal Doğan’ı tebrik ediyoruz. Mezbelelik olan bu kale alanını güzelleştirmiş, oraya Gaziantep’in düşman işgalinden kurtuluşunda katkısı olan komutanların, askerlerin, sivil toplum insanlarının heykellerini koymuş ve bir panorama müzesi oluşturmuş. Müzeyi gezerken köşe başlarına yerleştirilen monitörlerden Gaziantep’in işgalcilere karşı verdiği mücadele bir belgesel olarak anlatılıyor. Müzeyi baştanbaşa gezip bitirdiğinizde belgesel de bitiyor ve yeniden başlıyor.

Çarşı pazar cıvıl cıvıl. Bakırcılar, marangozlar,- tütüncüler, semerciler, elektronikçiler, baharatçılar, antikacılar… Aklınıza ne gelirse var ve müşteri de kaynıyor. Akşamüzeri SANKO AVM’ye gidiyoruz. Koskoca bir alışveriş merkezi ve müşteri kum gibi kaynıyor. Özellikle Suriye ile karşılıklı vizenin kaldırılmış olması bu bölgenin Arap turist akınına uğramasını sağlamış.

Gaziantep’in Cadde ve sokaklarında dolaşırken bu kentin gelişmişliğini, ticari ve kültürel canlılığını her yerde hissediyorsunuz.

Bu seyahatimizde yiyecek ve içecek babında en çok hoşuma giden şeylerden biri de Gaziantep’te tattığımız ahududu şerbeti oldu. Meyan şerbeti gibi değil, çok hoş bir içecek. İç içebildiğin kadar. Akşam yemeğimizi de SANKO’nun restoran bölümündeki İskendercide yedik. Vahap Pay’ın okul ya da askerlik arkadaşı bize UĞUR PLAZA OTEL’de yer ayırtmış. Seyahatimiz boyunca kaldığımız otellerin en iyisi ve en hesaplısı burası oluyor.

Yatma saatimizde resepsiyonu aradım ve sabah kahvaltının kaçta başladığını sordum. Saat 07.00’de kahvaltının hazır olduğunu söyledi görevli. Ben de biz beş kişiyiz ve sabah 07.40 uçağına yetişeceğiz, acaba daha önce kahvaltı yapamaz mıyız diye sordum. Sabah kalktığımızda resepsiyonu aramamızı söylediler. Güzel bir uyku çektik. Sabah erkenden kalktık. Resepsiyonu aradım, mutfağa sordular ve kahvaltı yapabileceğimizi söylediler. O saatte mutfakta çalışanlardan başka kimse yok. Güzel bir kahvaltı yaptık ve otelimizin fotoğrafını da çekerek arabaya bindik, havaalanının yolunu tuttuk.

Uçağımız saat 08.00’de havalandı ve 09.30’da Sabiha Gökçen Hava Limanı’na indi. Havaş servisi de o saatte kalkmaya hazırlanıyordu. Bindik ve İzmit’e geldik. Sağ salim gittik, gezdik, gördük, yedik, içtik ve sağ salim evlerimize, ailelerimize döndük hamdolsun. Anlatacak çok şey var; ama ne anlatmak ne de yazmak bizzat yaşamak gibi değil.

Birbirinden değerli dostlarımla gerçekleştirdiğimiz bu güzel seyahatimizde katkısı ve emeği geçen tüm arkadaşlarıma teşekkür ederim. Bedenen yorulduk belki ama ruhen gerçekten dinlendik. Bunca zenginliğe ve güzelliğe sahip memleketimizi gezip görmeden dünyanın başka hiçbir yerine gitmeyi arzu etmiyorum. Belki bir Şam-Halep gezisi, başka bir sefere Balkan ülkelerine ve özellikle Saraybosna’ya bir gezi arzu ediyorum. Kur’an-ı Kerim’de:” سيروا فانظروا كيف كان عاقبة المكذبين “(Yeryüzünde gezin ve yalancıların akıbetini görün) anlamında ayet-i kerimeler var. Seyahatimiz belki tam bu anlamda bir seyahat olmadı ama bu anlamdan çok da uzak kalmadı. M.Ö.5000’li yıllara dayanan eserleri gördük. Şimdi yerlerinde yellerin estiği medeniyetlerin ayak izlerine tanık olduk. Bu anlamda seyahatimiz çok verimli geçti ve mutlu bir şekilde evlerimize döndük. Bu yazıyı okuma lütfunda bulunan bütün kardeşlerimize bu ve buna benzer seyahatler gerçekleştirmelerini dilerim.

Hayri BOSTAN

27.07.2010

Hayribostan1960@gmail.com

Galeri (15 görsel)

Eğitimci Yazar Hayri Bostan: "Güneydoğu Seyahati"
Eğitimci Yazar Hayri Bostan: "Güneydoğu Seyahati"
Eğitimci Yazar Hayri Bostan: "Güneydoğu Seyahati"
Eğitimci Yazar Hayri Bostan: "Güneydoğu Seyahati"
Eğitimci Yazar Hayri Bostan: "Güneydoğu Seyahati"
Eğitimci Yazar Hayri Bostan: "Güneydoğu Seyahati"
Eğitimci Yazar Hayri Bostan: "Güneydoğu Seyahati"
Eğitimci Yazar Hayri Bostan: "Güneydoğu Seyahati"
Eğitimci Yazar Hayri Bostan: "Güneydoğu Seyahati"
Eğitimci Yazar Hayri Bostan: "Güneydoğu Seyahati"
Eğitimci Yazar Hayri Bostan: "Güneydoğu Seyahati"
Eğitimci Yazar Hayri Bostan: "Güneydoğu Seyahati"
Eğitimci Yazar Hayri Bostan: "Güneydoğu Seyahati"
Eğitimci Yazar Hayri Bostan: "Güneydoğu Seyahati"
Eğitimci Yazar Hayri Bostan: "Güneydoğu Seyahati"

Yorumlar (0)

Yorum Yap

Yorumunuz onay sonrası yayınlanacaktır.

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yap!

İlgili Haberler

avrasyaninsesi.com, deneyiminizi geliştirmek için çerezler kullanmaktadır. Çerez kullanımına ilişkin detaylı bilgiye Çerez Politikası sayfamızdan ulaşabilirsiniz. Devam ederek çerez kullanımını kabul etmiş sayılırsınız.

Detay