Gazeteci Yusuf Gül Köşe Yazısı: "KADİM İNANIŞLARDA KOZMOLOJİ VE EVREN TASAVVURU"
Gazeteci Yusuf Gül Köşe Yazısı: "KADİM İNANIŞLARDA KOZMOLOJİ VE EVREN TASAVVURU"
Eski Türkler ve Mezopotamya toplumları için evren, rastgele oluşmuş bir boşluk değildi. Tam tersine, düzenli, katmanlı ve canlı bir sistem olarak düşünülüyordu.
Eski Türk kozmolojisinde evren üç ana katmandan oluşurdu:
Gök (Tengri’nin alanı)
Yeryüzü (insanların dünyası)
Yeraltı (karanlık ve ruhlar âlemi)
Bu yapı sadece fiziksel değil, aynı zamanda ruhsal bir düzeni temsil ederdi.
Mezopotamya’da ise benzer bir anlayış vardı:
Gökyüzü tanrıların alanıydı,
Yeryüzü insanların yaşam sahasıydı,
Yeraltı ise ölülerin karanlık dünyasıydı.
Bu benzerlik, insan zihninin evreni “katmanlı bir düzen” olarak algılama eğilimini ortaya koyar.
TANRILARIN SAVAŞI VE KOZMİK DENGE
Mezopotamya mitolojilerinde evren yalnızca uyum içinde değil, aynı zamanda tanrılar arası mücadelelerle dolu bir yerdi.
Özellikle:
Marduk ile kaos güçleri arasındaki savaş anlatıları, evrenin düzenini açıklamak için kullanılırdı.
Bu hikâyelerde:
Kaos,
düzen,
yaratılış,
yıkım
sürekli bir döngü içindeydi.
Eski Türk inancında ise bu tür çatışmalar daha çok:
iyi ruhlar ile kötü ruhlar,
aydınlık ile karanlık güçler
arasında anlatılırdı.
Özellikle:
Erlik Han
yeraltı dünyasının temsilcisi olarak bu denge sisteminin karşı kutbunu oluştururdu.
Bu durum, her iki kültürde de evrenin “denge üzerine kurulu” olduğu fikrini güçlendirir.
KADER, KUT VE TANRISAL İRADE
Eski Türklerde en önemli kavramlardan biri “kut” idi.
Kut:
Tanrı tarafından verilen yaşam enerjisi,
yönetme hakkı,
ilahi lütuf
olarak kabul edilirdi.
Bir hükümdar kut sahibiyse başarılı olurdu. Kutunu kaybederse ise iktidarını da kaybederdi.
Mezopotamya’da ise kader anlayışı daha yazgısal bir yapıya sahipti. İnsanların ve kralların kaderinin:
tanrılar tarafından yazıldığı,
değiştirilemez olduğu
düşünülüyordu.
Bu nedenle bazı metinlerde “kader tabletleri”nden bahsedilir. Bu tabletler evrenin düzenini belirleyen ilahi kayıtlar olarak kabul edilirdi.
KADİM ASTRONOMİ VE BİLGİNİN DOĞUŞU
Mezopotamya rahipleri gökyüzünü sistematik olarak gözlemleyen ilk bilim insanları sayılır.
Onlar:
gezegenlerin hareketlerini,
ayın evrelerini,
güneşin yıl içindeki değişimini
düzenli olarak kaydettiler.
Bu gözlemler zamanla:
takvim sistemlerinin,
tarım planlamasının,
astrolojik yorumların
temelini oluşturdu.
Eski Türkler de gökyüzünü yön bulmak için kullanıyordu. Bozkır yaşamında:
yıldızlar yol gösterici,
ay döngüleri zaman belirleyici,
gök olayları işaret kabul edilirdi.
Bu iki gelenek birleştiğinde, insanlık tarihindeki en eski astronomik bilinç ortaya çıkmış olur.
DESTANLARIN GÖLGESİNDE TARİH
Eski toplumların tarih anlayışı modern anlamda belgelerle değil, destanlarla aktarılırdı.
Türk destanlarında:
kahramanlık,
göksel işaretler,
kutsal rehberlik
ön plandaydı.
Mezopotamya’da ise:
kralların ilahi seçilmişliği,
büyük tufan anlatıları,
tanrıların insanlara müdahalesi
destanların temelini oluştururdu.
Özellikle Gılgamış Destanı insanın:
ölümsüzlük arayışını,
ölüm korkusunu,
kaderle mücadelesini
derin bir felsefi dille anlatır.
Bu destan, insanlığın en eski “varoluş sorularından” biridir.
KADİM DÜNYADA GÜÇ VE DEVLET ANLAYIŞI
Eski Türklerde devlet anlayışı göksel bir temele dayanıyordu. Hükümdar:
Tanrı adına yönetir,
adalet dağıtır,
düzeni korurdu.
Mezopotamya’da ise krallar:
tanrıların yeryüzündeki temsilcisi,
tapınakların koruyucusu,
şehir devletlerinin yöneticisi
olarak görülürdü.
Bu nedenle güç:
sadece siyasi değil,
aynı zamanda kutsal bir sorumluluktu.
Yanlış yönetim sadece halkı değil, ilahi düzeni de bozabilirdi.
UNUTULAN DİLLER VE KAYIP TABLETLER
Mezopotamya’nın en büyük miraslarından biri çivi yazısıdır.
Kil tabletler üzerine yazılan metinler sayesinde:
hukuk kuralları,
mitolojik hikâyeler,
ticaret kayıtları
günümüze ulaşmıştır.
Fakat birçok tablet zaman içinde:
yok olmuş,
kırılmış,
kaybolmuş
durumdadır.
Eski Türk kültürü ise büyük ölçüde sözlü gelenekle aktarılmıştır. Bu yüzden birçok bilgi yazıya geçmeden kaybolmuştur.
Bu durum, tarih araştırmalarında büyük boşluklar oluşturur.
İNSANLIĞIN BİTMEYEN ARAYIŞI
Tüm bu kadim inanç sistemleri aslında tek bir sorunun etrafında şekillenir:
“İnsan evrende neden var?”
Eski Türkler göğe bakarak bu soruya cevap aradı.
Mezopotamyalılar yıldızları inceleyerek aynı soruyu sordular.
Bugünün insanı ise teleskoplarla galaksileri izliyor.
Ama soru değişmedi.
SONUÇ: ZAMANIN ÖTESİNDEKİ MİRAS
Eski Türk ve Mezopotamya inanışları bize yalnızca geçmişi anlatmaz. Aynı zamanda insan zihninin derin yapısını da gösterir.
Bu kadim sistemler şunu öğretir:
İnsan her çağda anlam arar,
Evren her zaman gizemlidir,
Bilgi ve inanç birbirinden ayrı değildir.
Ve belki de en önemli gerçek şudur:
İnsan değişir, fakat göğe bakışındaki merak asla değişmez.
Avrayanın sesi haber sitesi Hatay il temsilcisi
GAZETECİ YAZAR
YUSUF GÜL.
Etiketler
Yorumlar (0)
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yap!
İlgili Haberler
Gazeteci Yazar Yusuf Gül Köşe Yazısı: "SAPANCA KAMPI ÖNCESİ ANKARA KULİSLERİ HAREKETLENDİ"
4 saat önce
Gazeteci Yazar İlhan Akbulut Köşe Yazısı: Futbolda Gol ve Goller Ne Kadar Önemli
23 saat önce
Eğitimci Yazar Hayri Bostan'ın Etiyopya İzlenimleri
2 gün önce
Araştırmacı Yazar Halide Halid Köşe Yazısı: "Satılan Sadece Hayat Değil"
4 gün önce
Eğitimci Yazar Hayri Bostan Köşe Yazısı: "TÜRK ROMANINDA KAYNAKLANMA SORUNU ÜZERİNE"
4 gün önce
