Eğitimci Yazar Hayri Bostan Köşe Yazısı: "TÜRK ROMANINDA KAYNAKLANMA SORUNU ÜZERİNE"
Eğitimci Yazar Hayri Bostan Köşe Yazısı: "TÜRK ROMANINDA KAYNAKLANMA SORUNU ÜZERİNE"
“Bir Türk romanı var mıdır yok mudur, olabilir mi olamaz mı?” Soruları yıllardır tartışılmıştır ülkemizde. Soruna batılı ölçütler açısından bakanlar olmuş, ideolojik açılardan bakanlar olmuş ve değişik sonuçlara varılmıştır hep. Biz bu yazımızda geçmiş söylentileri yinelemekten öte, toplumumuzun kültür temellerinden yola çıkarak soruna yaklaşmak istiyoruz.
Bize özgü bir insan ve hayat gerçeğinden söz edilebilirse, elbet başlıca konusu insan ve toplum olan romanın da bize özgü özellikleri, ayırıcı yanları bulunacaktır. Bu gereksinimi duyanlar ve dolayısıyla bize özgü romanın koşullarından söz edenler batılılaşmaya başladığımız günlerde de vardı. Örneğin Namık Kemal ve Ahmet Mithat’ın romanları kadar roman üzerine söyledikleri de bu gerçeği açıkça ortaya koymaktadır.
Romanın kurduğu dünya evrenseldir. Balzac Fransız insanını yazmıştır, Fransız toplumunu anlatmıştır. Fakat ortaya koyduğu değerler tüm insanlığı ilgilendirir. Bundan, modelin, romancının kendisi olduğu yargısına varıyoruz. Zaten romancı başka model ararsa çıkmaza gider. Böyle bir romancı da yoktur büyük romancılar arasında. Eugenie’i, Vautrin’i, Lucien’i ve diğer yüzlerce roman kişisini Balzac Fransız toplumunda aramamıştır; bütün bu tipler yazarın kafasından çıkarak Fransız toplumunun içine dalmışlardır. Sanatçının “çağının tanığı” oluşu,” ileriyi görür” lüğü yönlendirme etkinliğinin esprisi buradadır. Kendi milletine inanmak ve güvenmek gerçek romancının en önemli özelliğidir. Roman işçisi içinse böyle bir inanca ve güvene gerek yoktur, onun işi roman yazmaktır sadece. Günümüzde birçok alanda olduğu gibi roman alanında da Tanzimat kafası fazla değişmemiştir, aktarmacılık en kolay ve en itibarlı yol olmaya devam etmiştir. Çok bilinen örneklere bel bağlamak yerine, kendi kültürümüzden ve hikâye geleneğimizden yola çıkmak haysiyetli bir yol olarak şimdiye dek dokunulmamışlığıyla el atacak yetenekler bekliyor. Batıdan gelen hiçbir şeyin bizim için kutsallığı olmadığı gerçeği açıkça ortada. Onların değişmezliğini değil, özellikle bizi anlatırken değişmesi gerektiğini kabul etmek zorundayız. Kaldı ki batı için bile tek tip bir romandan söz etmek mümkün değil günümüzde. Romana yeni yorumlar getiriliyor, yeni yeni örnekleri ifade edecek kavramlar çıkıyor ortaya. “Yeni roman”dan sonra “anti-roman”, “sine-roman” gibi terimler roman literatürüne girdi ve uzun uzun tartışıldı bunlar... Bütün bunları, “Hakikat Medeniyeti” mizin temellerinden kaynaklanan, insanımıza aslî ruhunu, öz kişiliğini iade edecek açılımlara duyulan gereksinimi vurgulamak için söylüyoruz.
Batı edebiyatına, özellikle romanına kaynak olarak temel duygu ve realite ‘ihanet’tir. Eski Yunan mitolojik yapısı ve destanlarını anlatan Homeros’tan Flaubert’e, Shakespeare’den Stenthal’e kadar verilen bütün eserlerde mutlaka bir ‘ihanet’ olayı ve duygusu vardır. Bu ihanet olayları da cinsiyet üzerine kuruludur daha çok.’Bocaccio’ hikâyeleri, ‘Vadideki Zambak’, ‘Kırmızı ve Siyah’, ‘Madame Bovary’, ‘Âşık Kadınlar’, ‘Yağmur Kuşağı’ ve çağdaş romanların hemen tümü baştan aşağı aile fertlerinin birbirlerini aldatmaları üzerine kurulmuşlardır. Bu eserler de bizde ‘sanat şaheserleri, sanat devleri’ olarak kabul edilmiş ve benzer yapıda eserler verilmeğe çalışılmıştır. (S. İpek, Mavera, sa:64, s.21) Bunun yanında batıda romanı besleyen bir diğer kaynak da yaratıcıya imanı reddeden hürriyet anlayışı, akla dayanarak belli bir sınıfın hizmetine koşulan ilim ve ferdiyetçiliktir. Bu merhalede insan dünyada kendisi ile baş başa kalmıştır. (M.K utlu, Hareket, sa:5, s.42.) Ahiret inancı olmayanlar için metafizik anlamdan bir üst belirleyici yoktur. İnanan insanın değerleri ile inanmayan insanın değerleri bir olmayacaktır. Batıda fert uhrevî değerlerden ziyade dünyevî değerlere dönüktür. Dolayısıyla onlar için dünya yaşamı fani-değersiz, geçici, mutlak olmayan değildir. Bu durum değer çatışmalarının- sınıf çatışmaları, menfaat çatışmalarının şiddetini arttırır. Böylece kişisel açmazları işleyen batı romanı kendi türünün örneklerini verebilecek bir roman bir roman ortamına sahiptir. Şunu hemen eklemek gerekir ki bu açıklamadan amacımız aradaki medeniyet farkını vurgulamaktır. Batının yaşam koşulları, medeniyet ve toplum yapısı budur. Batılı büyük romancılar kendi toplumlarının sosyolojik, tarihsel ve kültürel değerlerinin romanını en güzel şekilde ortaya koydukları için şimdiye dek zirvededirler. Batıya bakışımız yüzeysel bir öykünmeye dönüşmeksizin kendi kaynaklarımıza inme, kendi insanımızın ve koşullarımızın romanını yazmanın yollarını aramada belki bize ışık tutabilir.
Yukarıda açıklamaya çalıştığımız batı medeniyetinin bu yapısına karşılık doğuda destanlaşmış ve toplum ruhunun derinliklerine nüfuz etmiş, toplumun beğenisini kazanmış tüm eserlerinde ‘sadâkat’ duygusu ve anlayışı hâkimdir.
(S. İpek, age.) İhanet, inkâr, kişisel dram, seks ve insanın dar dünyasıyla sınırlı kalan sözde aşk maceraları ve benzeri temalar edebiyatımızda batıya öykünme ve batı medeniyetinin etkisi altına girişimizle boy göstermiştir. İslam toplumlarında kesin çizgilerle ayrılmış burjuva-aristokrasi sınıflara yer olmadığından batılı anlamda dramlı ve yalnızlığa itilmiş fert de yoktur. Bu tarihsel gerçeği, ‘doğu kültürünün ferdi ihmal ettiği...’, ‘eleştirinin doğu klasizminde olmadığı’ veya ‘psikolojik tefahhusun yokluğu’ gibi katı ithamlarla açıklamaya çalışmak, sanırız doğuyu batı gözüyle inceleme ve tanımaya çalışmanın doğurduğu salt yanılgılar ve aşırılıklardır. Hakikat Medeniyetinin kültür temellerinden kaynaklanarak oluşan toplum yapısında etkin olacak en büyük dram, ancak insanın üst belirleyicisi olan ‘vahy’in ve onun da kaynağı Allah ve Resul’ünden ayrılık (FİRAK), bu kişinin en büyük arzusu da onlara kavuşmak (VUSLAT) olabilirdi. Bu tür yüksek duyguların ördüğü toplumlarda ‘erdem’i elde etme yarışı edebiyatlarında da hâkim tema olmasından daha doğal bir şey düşünülemez. Gerek düşünce ve edebiyat gerekse bunların yansıması şeklinde gelişen eylem bir bütünlük içinde sürekli bir ‘Bengisu’ arayışı, insanın yaratılışında var olan ‘ebedileşme’ arzusu içinde sürmüştür.
Zaman zaman düşüşlerin, sapmaların, anaforların olmadığını savunmuyoruz. Fakat ‘Hakikat Medeniyeti’ bu tür engelleri hep aşmış ve varlığını büyük bir ihtişamla sürdürmüştür. Çağımızda izlenen sapmaların ve hastalıkların da aşılabileceği tarihsel deneyimlerle sabittir.
Dünyada geçmişi inkâr ederek ortaya çıkan düşünce ve sanat edebiyat akımları bile geçmişlerine bakarak, geçmişlerini yorumlayarak açılımlara yöneliyorlar.” Geçmiş medeniyet ürünlerimizden kaynaklanma” derken toptancı bir sahiplenmeyi de anlayamayız kuşkusuz. Tarih boyunca yeni uzantılar ve açılımlarla varlığını sürdüren ‘Hakikat Medeniyetimizin değer yargıları bu yolda düşünür ve yazarlarımızın ‘mihenk taşları’ olacaktır. Yoksa kaynaklanma yerine, özsel değerlerimizle özdeşliğin ötesinde, geçmişe üstünkörü bir öykünme çok şey değiştirmeyecektir. Kutlu medeniyetimiz asırlarca çeşitli tarihsel düşüncelerle, düşünsel ve yazınsal sapmalarla karşılaştıkça yeni açılımlarla bunları aşmış ve yeni adlarla gelişimini sürdürmüştür. Geniş tarihsel periyotlarla süregelen bu açılımlar zincirinin evrensel planda yeniden ‘neşvü nema’ bulması, aptal tesellileri aşmış, içinde bulunduğu mevcut koşullarla hesaplaşmaya girişmiş düşünürlerin ve sanatçıların öncülüğünde gerçekleşecektir kuşkusuz.
HAYRİ BOSTAN
Etiketler
Yorumlar (0)
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yap!
İlgili Haberler
Araştırmacı Yazar Halide Halid Köşe Yazısı: "Satılan Sadece Hayat Değil"
1 gün önce
Beyza Aygün Köşe Yazısı: "Zamanın Değişimi"
2 gün önce
Gazeteci Yazar Yusuf Gül Köşe Yazısı: "TÜRKİYE'NİN KAYBOLAN GÜNDEMİ: SİYASİ TARTIŞMALARIN GÖLGESİNDE EKONOMİK GERÇEKLER"
3 gün önce
Dr. Muhammet Ağırakça Yazısı: "Türk Edebiyatının Arap Dünyasına Açılımı Öyküsü /TULIA: Bir Köprünün İnşa Hikayesi"
3 gün önce
Yücel Alpay Demir Köşe Yazısı: "Gebze Adliyesi'nde Çalışan Personelin Çektiği Video BÜYÜK TAKDİR TOPLADI
3 gün önce
