Avrasyanın Sesi - Tarafsız Okuma
Reklam

Eğitimci Yazar Hayri Bostan'ın Etiyopya İzlenimleri

HABEŞİSTAN -ETİYOPYA (ETHİOPİA) DENİZ FENERİ DERNEĞİ KURBAN ORGANİZASYONU-2017

| | 30 dakika okuma | 271 görüntülenme | 1 yorum
Eğitimci Yazar Hayri Bostan'ın Etiyopya İzlenimleri
Paylaş:

Deniz Feneri Derneğinden yurtdışında kurban organizasyonlarında görev alıp almayacağım sorulunca hiç düşünmeden kabul ettim. Henüz nereye gönderileceğimiz belli değildi; ama neresi olursa giderim dedim.

Önce Sudan’a gönderileceğimizi söylediler. Daha sonra bu görevle ilgili bilgilendirme toplantısına katıldığımız Zeytinburnu Dernek merkezinde Etiyopya’ya gönderileceğimizi söylediler. Bu sefer hayallerimizi o ülkeyle ilgili kurmaya başladık.

Eğitimci Yazar Hayri Bostan'ın Etiyopya İzlenimleri

Bu görev şüphesiz büyük sorumluluk gerektiren bir işti. Müslüman kardeşlerimiz kurban bağışları yapacaklardı ve gerek isimlerin okunmasında gerekse video kayıtlarında en küçük hata olmamalıydı. Çünkü hata olması halinde telafisi imkânsızdı. Durumu garantiye almak için hem dernek kamerasıyla hem de cep telefonlarıyla çekim yapacaktık.

Bir Afrika ülkesi olan Etiyopya’da bizi hangi sürprizler bekliyordu. Yanımıza neler almalı, neler almamalıydık. Hayli bilgiler aldık ve bu bilgiler ışığında tüm hazırlıklarımızı yaptık. Yedek çamaşır, uzun kollu tişört, sandalet, sinek kovucu losyon, üçlü uzatmalı piriz, telefon ve kamera şarjı için powerbank, güneş gözlüğü, oraya uyumlu şarj aleti, diş fırçası ve macunu, el havlusu, yedek çorap, mendil, telefon hafızasının yeterli olmaması durumu için tablet, yakın gözlüğü… Yiyecek olarak kuru üzüm ve iç fındık karışımı, kuru kayısı ve kuru incirden oluşan bir kutu, birkaç paket galeta, ponpon şeker…

Eğitimci Yazar Hayri Bostan'ın Etiyopya İzlenimleri

Yolculuk hayalleri kurmaktan gözüme uyku girmiyordu. Türk Hava Yolları uçağıyla beş saatlik bir uçuşla yaklaşık altı bin kilometre yolculuk yapacak, ülkenin başkenti Addis Ababa’ya inecektik. Havalimanında bizi o ülkeden parnerlerimiz karşılayacaklardı. Acaba nasıl insanlardı. Dil yönünden sorun yaşayacak mıydık? Orada otelde kalacak, ertesi gün oradan arabalarla Hosaina kentine yolculuk yapacaktık...

Uçağımız akşam on dokuz elli gibi havalandı.

Uçak yolculukları mesafeye göre çok kısa sürmesine karşın bana çok uzun geliyor. Beş saat geçmek bilmiyordu adeta. Ayaklarım uyuştu. Önümdeki ekranda bir tane film seçtim ve izledim. İkinci filme geçtim. Uzun bir uçuştan sonra Addis Ababa’ya indiğimizde vakit gece yarısını geçmişti. Etrafımızdaki yüzler, mekânlar, her şey egzotikti. Pasaport kontrolünde nerede kalacağımızı sordular. Otelin adını söyleyemedik. Ufak bir soruşturmadan sonra öğrendik. Otel Ambassador. Pasaport kontrolünden çıkınca tuvaletlere uğradık. Hem çok pisti tuvaletler hem de su yoktu. Vazgeçtik ve dışarıya çıktık. Bizi karşılamaya gelen partnerlerimizle buluştuk. Ahmed, Abdurrahman ve ikinci Abdurrahman. Valizlerimizi arabalara yerleştirdik ve bindik. Kısa bir süre sonra otele varmıştık.

Otel Ambassador konsolosluk ve sefaretlerin bulunduğu mevkide olduğundan oldukça güzel bir oteldi. Her birimize özel odalar tutuldu, kaydımızı yaptırdık, anahtarlarımızı aldık ve odalarımıza çıktık.

Odalar çok güzel. Banyosu, tuvaleti, suyu, elektriği, her şeyi yerli yerindeydi. Yataklar tertemiz ve rahattı. Duş alıp uyudum.

Sabah pencereden Addis Ababa şehrine fotoğraf çekmek istedim. Pencereyi açtım. Havalimanı buraya çok yakındı. Uçakların inişini görebiliyordum. Yakınlardaki bir kiliseden garip bir ayin sesi geliyordu. Bu ses gece saat 04’lerde başlamıştı ve saat 08.00’e kadar devam etti. Ezan sesi ise duymadım; ama namaza kalktım. Telefonumun imkânlarıyla kıbleyi belirleyip namazımı kıldım, tekrar yattım.

Saat 09.30’da arkadaşlar kapıyı çaldılar ve kahvaltıya indik. Kahvaltılarımızın gözdesi zeytin yoktu. Adını ve ne olduğunu, nasıl yapıldığını bilmediğimiz birçok şey vardı; ama biz birer omlet yaptırdık, yanına birkaç dilim kaşar peyniri koyabildik. Addis Ababa’da ilk kahvaltımızı yaptık, fotoğraf da çekildik ve arkadaşlarımızla daha yakından tanışmış olduk.

Bir buçuk saat sonra Hosaina’ya hareket etmek üzere ayrıldık, odalarımıza çıktık. Dişlerimizi fırçaladık, giyindik, şarjlarımızı kontrol edip tamamladık, abdestlerimizi tazeledik ve aşağıya indik. Özellikle gençlerin gecikmesi sebebiyle yola bir saat gecikmeli koyulabildik. İki tane Toyota Jip getirmişlerdi. Burada araçlar kendi şoförleriyle kiralanıyormuş. Onlarla da tanıştık. Bagajlarımızı taşıdı, yüklediler ve önce şehir turu gibi bir yolculuk yaptık.

Addis Ababa’nın nasıl bir şehir olduğunu şimdi daha iyi görebiliyorduk. Modern binaların neredeyse hepsi oteldi. Özet olarak söylemem gerekirse bizim ülkemizin elli sene önceki hali gibiydi Addis Ababa. Gerçekten de bu durumu birçok açıdan söylemek mümkündür. İnsanların giyimi, amele pazarları, dükkânlar, üstü açık kanalizasyonlar, öteye beriye kaymış kanalizasyon kapağı betonlar, bakımsız kaldırımlar, derme çatma dükkânlar, manavlar, bakkallar, elbise, mobilya, ayakkabı terlik satan ve dükkân denebilecek mekânlar, bizlere gözlük ve saire satmaya çalışanlar, dilenciler. Her şeyin fotoğrafını çekmeye çalışıyoruz. Bir kasap fotoğraf çekmemize itiraz etti ve tepki gösterdi. Bir tek onun fotoğrafını çekemedim. Çünkü o kasap elindeki bıçakla bizi sert bir şekilde uyarınca diğer kasapların fotoğrafını da çekmeye cesaret edemedim. Aslında çekebilseydim çok iyi olacaktı. Çünkü buradaki kasaplar bizimkilere hiç benzemiyorlardı. Etleri daracık vitrin gibi bir satıh üzerine asmışlar, oradan isteyene kesip veriyorlardı. Öyle güzel güzel doğramak, paketlemek yok tabii.

Ahmed kardeşimiz bize yerel telefon simleri aldı ve sim kartlarımızı değiştirdik. İyi ki değiştirmişiz. Bir iki whatsapp kullanmaktan dolayı döndüğümde bu ayki faturamın hayli kabardığını gördüm.

HOSAİNA YOLUNDA

Addis Ababa çıkışında bir otoyola girdik. Girişteki gişelerde eskiden bizde olduğu gibi gişe memurları var, oradan giriş kartı alınıyor, çıkışta ücret ödeniyor.

Gelmeden önceki hayallerimizle hiç uyuşmayan bir hava ve çevre temaşa ediyoruz. Yemyeşil tarlalar, yemyeşil ormanlar ve güzel manzaralar vardı yolun iki yanında. Sanki Doğu Karadeniz bölgemizde seyahat ediyorduk. Hava ne açık ne kapalı; ama yağmur yağdı yağacak gibi. Dağların yükseklerine sisler inmiş. Tıpkı Karadeniz bölgemiz gibi.

Otoyolda uzun sayılmayacak bir seyahatten sonra çıktık ve gidiş gelişli bir yola girdik.

Addis Ababa’dan uzaklaştıkça yol durumları, çevre koşulları, insan manzaraları hızla değişiyordu. Asfalt yolda sık sık çukurlarla, yarıklarla, bozuk yerlerle karşılaşıyoruz. Başta eşekler olmak üzere her türden hayvan yollarda özgürce HOSAİNA YOLLARINDA TRAFİK

dolaşıyor, arabalardan hiç kaçmıyorlardı. İnsanlar da öyle. Yolun iki yanında da erkekler, kadınlar, çocuklar vardı. Ya oturuyorlar ya yürüyorlar ya da karşıdan karşıya geçmeye çalışıyorlardı. En çok karşılaştığımız araba bizde daha çok Konya gibi düzlük şehirlerde çok görülen motokuzi(triportör) denilen üç tekerlekli; ama minibüs gibi kapalı hale getirilmiş yolcu taşıyan araçlardı. Buralarda “makine” dedikleri her türden arabalar da var yollarda elbette. Eski ve büyük otobüsler, kendisi kadar da üzerine yük bağlanmış minibüsler, ağır kamyonlar, dorseli kamyonlar... Bunca arabanın gidiş gelişli bu daracık yollarda insanlardan ve hayvanlardan kendilerine yol bularak ilerlemesi hayli güç oluyordu. Ama şoförümüz Hasan arabayı çok ustalıkla kullanıyor, hiç kimseye bağırmıyor, kızmıyor, gayet rahat slalom yaparak ilerlemeye çalışıyordu. Bu bayram trafiğinde bunca keşmekeşte bir tane kazaya rastlamadık.

Yol üzerinde bizi bir otelin lokantasına götürdüler. Gerçekten nezih bir ortamdı. Masayı donatmaya, yemeklerin, salata ve içeceklerin servisine çok özen göstermişlerdi; ama burada bir şey fark ettim. Afrika’da etleri az pişiriyorlardı. O güzelim etleri çiğ olduğu için ağız tadıyla yiyemedik.

Şoföre iyice güvenim arttı ve rahatladım. Bir ara arka koltuğa geçtim. İki arkadaşın ortasındaydım, onlar kemerlerini bağlamışlardı. Nasıl yaptık ettik, ortada seyahat edenler için belki de hiç kullanılmamış kemeri bulduk, ortaya çıkarttık ve ben de kemerimi bağladım.

ÇORAPLAR ÜZERİNE MESH, NAMAZLARI CEM

Öğle vakti olduğunda arkadaşlar oralarda bildikleri bir camiye çevirdiler arabaları. Vardığımızda çok şaşırmıştık. Uzaktan minaresiyle güzel bir cami görünümü vardı; ancak yaklaştığımızda zorla açıp girdiğimiz saçtan yapılmış derme çatma bir kapıdan girdik. Çevresi otlarla bezeli alandan caminin yanına vardık. Son cemaat yerinin arkasında beton bir alan var. Oraya ayakkabı ile girmemizi engellediler. Meğer burası namaz kılınan temiz alanmış. Arkada tuvaletler de vardı ama çok kötü durumdaydılar. Hiç kullanılacak gibi değillerdi. Meğer bu tuvaletler bu ülkede otellerin dışındaki yerlerde gördüğümüz ve görebileceğimiz en modern imkânlarmış. Bunu daha sonra anladık. Bazıları hiç akmayan, bazıları çayır teli kadar sızan musluklardan abdestlerimizi aldık, içeri geçip namazlarımızı kıldık. Öğle namazının peşine ben ikindi namazımı da cemi takdim ile kıldım. İyi ki de kılmışım. Bir daha Hosaina’daki otelimize varıncaya kadar ne tuvalete gitmeye ne abdest almaya uygun ortam göremedik.

Yemyeşil ormanlardan, çayırlardan, tarlalardan geçiyorduk. İlgimi en çok çeken Afrika’ya özgü otağ biçimindeki evlerdi.

Saatlerce sürdü yolculuğumuz. Akşam oldu. Yol kenarında çifte minareli bir cami gördük. Orada mola verip namaz kılmaya karar verdik. Oldukça güzel bir camiydi. Akşam ezanı okunmak üzereydi. Ben otelde abdestimi almış, çoraplarımı giymiştim. Çorap üzerine mesh etmekte bir beis görmüyordum. Ama arkadaşlarımla bu konuda ters düştük. Onlar bunu kabul edemiyorlardı. Öyle şey olmazdı onlara göre. Ayrıca ben öğle ile ikindiyi, akşam ile yatsıyı rahatlıkla cem de yapıyordum. Onlar buna da itiraz ediyorlardı. Hâlbuki bu ruhsatlara en çok ihtiyaç duyulan bir ülkede ve yolculuktaydık. Arkadaşlarımız bu konuda ikiye bölünmüş oldular. Bir kısmı bana uydu, bir kısmı itirazcı tarafa. Fakat daha sonraki yolculuk hallerimizde bu ruhsatları kullanmak zorunda kaldılar; ama bazıları cem yapmak yerine yetişip kılamadığı namazını kaza etmeyi tercih etti.

İnsanların, bilinen ezberlerini bozmaları bu kadar zor oluyor. Afrika’da yaşanan sorunun temelinde de bence insanın bu yönü var. Koskoca camiyi yapıyorlar, iki yanına kocaman çifte minareleri oturtuyorlar; ama insanın, en doğal ihtiyacını insanca gidereceği sağlıklı tuvaletler ve abdest alma yerleri yapmayı ihtiyaç olarak görmeyebiliyorlar. Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed (SAV)’in, “يسروا و لا تعسروا و بشروا و لا تنفروا - Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız, müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz” sözünü çok söyleriz, yazarız, öğrenir, öğretiriz; ama iş uygulamaya gelince tam aksine davranmayı erdem sanırız. Giderken uçağa abdestli bindim ve uçakta akşam ve yatsıyı cem ederek kıldım. Otellerde yola çıkmadan önce güzelce abdestimi alıp, çoraplarımı giydim ve abdest alacağım zaman ayak yıkama külfetinden halas oldum. Öğle ile ikindiyi öğle vaktinde cemi takdim yaparak, ya da ikindi vaktinde cemi tehir yaparak kıldım. Akşam ile yatsıyı da aynı şekilde cem ettim. Allah kabul eylesin. Türkiye’de aynı uygulamaları yaptıkları halde sırf cemaat anlamaz, dedikodu yaparlar endişesiyle söylemeyenler, öğretmeyenler utansın. Belirleyici olan ilim irfan sahibi okumuşlar yerine ondan bundan duyduğu, atasından dedesinden gördüğü ile amel edenler olunca ne oluyor? İrfanın gelişmesi yerine cehalet neşvu nema buluyor.

Ben o çifte minareli camide becerip abdest alıp namaza yetişemedim. Arkadaşları bekledim ve yola devam ettik. Burası bir şehir olmasına karşın sokak aydınlatması yoktu. Şoförümüz arabayı bir kanalizasyon çukuruna paralel sıfırlayarak yaklaşmıştı. Ben ön koltukta oturuyordum. Arabaya binmek üzere hamle yapınca o çukura düştüm. Allah vere kanal boştu. Ya aktif bir kanalizasyon olsaydı! Sol dizimi çarptım; ama şükürler olsun ki bir tarafım kırılmadı. Arkadaşlar elimden tutup çekti çıkardılar, sağ olsunlar. İçlerinden bazıları başıma gelen bu küçük kazanın namazları cem etmem, çoraplar üzerine mesh etmem gibi davranışlarıma bağlamışlardır şüphesiz. Ama bana böyle bir yorum yapan olmadı açıkçası.

Otele yerleşince de cemi tehirle akşam ve yatsıyı kıldım. Allah kabul eylesin.

Öğleden önce yola çıkmıştık ve bozuk yollarda, insanlardan ve hayvanlardan sakınarak, adeta slalom yaparak gerçekleşen yolculuğumuz yarı gecelerde Hosaina’daki otelimize varmakla son buldu. Hacılar Arafat’ta vakfe yapıp Müzdelife’de ve Mina’da çadırlarına yerleşirken bizler de otelimize varmıştık. Odalarımıza yerleştik, namazlarımızı kıldık, yemekte buluştuk ve dinlenmeye çekildik.

Sabah namaza kalkınca, Addis Ababa’daki otelde sabah vakti duyduğum garip uğultuya benzer ayin sesi burada da vardı. Yakınlardaki kiliseden geliyordu bu ses. Sabahın 04’ünde başlayan ve 08’lere kadar devam eden bu ses kilisede yapılan ayinlerden yükseliyordu. Ya da banttan veriliyordu. Belli ki sesi dışarıya veriyorlardı. Yüzde ellisi Müslüman olan bu ülkede ezan sesi ise ya çok az duyuluyor ya da hiç duyulmuyordu.

Penceremden dışarıya baktım. Birkaç tane fotoğraf çektim.

Burası oldukça fakir bir şehirdi. Kanalizasyonlar cadde kenarlarından gidiyordu. Yolların geçiş yerlerine demir ızgaralar ya da beton bloklar koymuşlardı. Bu bloklar sağa sola kaymış, hendeğin içine düşmüş perişan bir görüntü veriyordu. Arabalar karşıdan karşıya geçerken o derin kanalizasyonlara düşmemek için hayli çaba sarf ediyorlardı.

Kahvaltıda toplandık. Günlük planımızı da yaptık. Bugün bayramın ilk günüydü. Hacıların Arafat’ta vakfelerini tamamladıktan sonra Müzdelife vakfesini yapıp Mina’ya vardıkları, kurbanlarını kestikleri ve ziyaret tavaflarını yaparak haclarını tamamladıkları gün. Artık bugünden sonra Mina’daki cemrelere taş atma ve Kab’de tavaf etme gibi ritüeller kalmıştı. Onlar hac görevlerini tamamlarken bizim buradaki, bağışçıların bağışladıkları kurbanları kesme ve ihtiyaç sahiplerine ulaştırma sorumluluğumuz başlıyordu. Kahvaltıdan sonra yola çıkacak, daha önce belirlenmiş olan kasabada Kurban Bayramı namazını eda edecek, sonra da Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi öğrencilerinin bağışlarıyla gerçekleşecek olan yetimhanenin temel atma törenine katılacaktık. Ondan sonra da ilk kurban kesim yerine gidip buradaki kesimi gerçekleştirecek ve cuma namazına katılacaktık. Daha sonra da ikinci kurban kesim yerine intikal edeceğiz.

BAYRAM NAMAZI VE TEMEL ATMA MERASİMİ

Arabalara bindik, kasabanın yolunu tuttuk. Bizim için gördüğümüz her şey egzotik, her şey ilginçti. Bazen güzel fotoğraflar çekebiliyorum, bazen çekmek isteyip de çekemediklerime hayıflanıyorum. Şoförümüz Hasan iyi bir şoför ama Arapça anlamıyor. Türkçe zaten bilmiyor. İsteğimi tercüman aracılığıyla iletinceye kadar iş işten geçmiş olabiliyordu. Bu ülkedeki mescitlerin durumunu gördüğümüz için abdestlerimize mukayyet olarak gidiyoruz. Bozuk yollarda sarsıla sarsıla, etrafı temaşa ederek devam ediyoruz. Keşke orada, üzerinde namaz kılabileceğimiz bir şey alsaydık diye geçiyor içimizden. Ya çamursa her taraf.

Anayoldan ayrılan yol ayrımına gelince orada birikmiş motosikletliler gördük. Olağanüstü bir kalabalık vardı. Acaba neden burada birikmişlerdi? Kaza filan mı olmuştu. Yoksa bunlar Hristiyan gençleri de bizi dövmeye, bir zarar vermeye mi hazırlık yapıyorlar diye geçti içimizden.

Meğer bu gençler bizleri karşılamaya gelmişler. Birden kornalar ötmeye, tekbirler yükselmeye başladı. Amanallahım! Bir heyecan, bir coşku ki anlatılamaz. Jiplerimiz ortada, motosikletliler birer ikişer, üçer kişi binmiş vaziyette önümüzde, arkamızda, sağımızda, solumuzda devam ediyoruz. Kalabalık gittikçe büyüdü, arttı ve sonunda kasaba meydanına vardık. Cadde boyunca salaş iş yerleri, dükkânlar, mezbelelik görünümlü yerler sıralanmış. Çevremizdeki kalabalık arttıkça arttı ve sonunda bizi iyice kuşattılar. O şekilde namazın kılınacağı alanın yakınına gelebildik. Jiplerden indik ve her yanımızı kadın erkek çoluk çocuk kuşatmış vaziyette yürümeye çalışıyorduk. Hoparlörden verilen komutlarla hep bir ağızdan tekbirler yükseliyordu. Meydan göründüğünde gözlerime inanamadım. Sel gibi bir kalabalık meydanı hıncahınç doldurmuştu. Kıble tarafında basit yapılı bir cami vardı. Hoparlör dışarıya konulmuş, yanına bir dizi koltuk yerleştirilmiş, iki tane davulcu kocaman davullara aşkla ve heyecanla tokmakları indiriyor, ortalık inim inim inliyordu. Tekbirler, alkışlar, zılgıtlar, davul sesleri birbirine karışıyordu. Meğer kurban bayramı namazını kılmak için bizim gelmemizi bekliyorlarmış. Bizim namaz kılacağımız kısma birkaç halı sermişlerdi. Oturmamız için de bir sıra koltuk sıralanmıştı. Fotoğraflar, videolar çektik ve kurban bayram namazına geçildi. Bizdekinden çok farklı ritüellerle namazı eda ettik. İmam bayram hutbesini Arapça sundu. Namazın edasından sonra ön taraftaki protokolle ve birbirimizle bayramlaştık. O ara bir yağmur başladı. Yağmurla birlikte yetimhane temeli atma töreni yapıldı. Daha sonra bizlere bazı hediyeler takdim ettiler ve kurban kesim alanına gitmek üzere yürüdük.

Büyük baş kurbanlıklar hiçbir şekilde bağlanmaksızın orada otluyorlardı. Kameramızı ayarladık, gerekli taktikleri verdik ve kesimi başlattık. Sırası gelen kurbanın kesimi için bağlanması ve yatırılması zaman alıyordu; ama yedek ip olmadığından her kurban kesiminden sonra aynı iple sıradakinin bağlanıp yatırılmasını beklemek bize biraz zaman kaybettirdi. Burada yirmi beş tane büyük baş kurban kesimi tamamlanmış ve Cuma vakti ezanı da başlamıştı. Yürüyerek camiye ulaşmaya çalıştık, çoğumuz ancak ikinci rekâta yetişebildi. Ben Cuma namazının peşine ikindi namazımı da cemi takdimle kılıverdim.

MUHTAR YEMEK İKRAM ETTİ

Uzun boylu, ekose takım elbiseli, başının tepsinde bir takke bulunan dev gibi bir adamdı muhtar. Bizi evine davet ediyordu el hareketi reveranslarla. Onu takip ettik ve bahçe kapısından girdik. Bizi evin içine davet ediyorlardı. Ayakkabılarımız çamur içindeydi. Çıkarmaya davrandık; ama işaretlerle çıkarmamamızı istediler. Öylece içeriye, halı ve çulların üzerine doğru yürüdük. İçeri girince sola döndük ve salon gibi, yüksek tavanlı, loş bir alana geçtik. Bu köyün zengini sayılan muhtarın bu görkemli evini bizde Suriyeli mültecilere bağışlasak beğenmezlerdi. Ama gerek muhtarın gerekse eşi ve çocuklarının bize hizmet için koşturmaları çok samimi ve sıcaktı. İnjera dedikleri süngerimsi bir lavaşları çok seviliyor. Etli yemekler çok sevilmesine karşın az pişirildiği için benim hoşuma gitmedi. Kıymalı yemeler de yaygın. Etli makarna bile var. Kıymalı yemeklere dibs diyorlar. Beni en çok rahatsız eden şey yemeklerin çok baharatlı olmasıydı.

Muhtara teşekkür ettim ve kasabanın yollarını yaptırmasını özellikle üzerine basa basa tembihleyerek ayrıldık. Çünkü ana yoldan kasabaya uzanan yol çok az bir cabayla çok daha iyi hale getirilebilir durumdaydı. Köyün ortasında kocaman bir çukurla yol kesintiye uğruyordu. O çukurlar pekâlâ doldurulabilir ve daha kullanışlı hale getirilebilirdi.

BAĞIŞLANAN KURBANLARIN KESİMİ

Bu göreve atandığımız andan beri bizde büyük strese yol açan, bağışçıların kurbanlarının usulünce ve titizlikle kesilmesi, bu görevin kusursuz ve layıkıyla yerine getirilmesi çok önemliydi. Buradaki insanlar için hayvanın üzerine ayakla bastırmak gibi davranışlar bizim hassas bağışçılarımızı olumsuz etkileyebilirdi. Toplu kesim olacağından etrafta kesilmiş kurbanlar, soyulmuş ya da soyulmak üzere olanlar, parçalananlar hoş olmayan görüntülere yol açabilirdi. İyi sabredilmediği için boğazı kesildikten sonra ayağa kalkan, etrafta dolaşan hayvanlar çok trajik görüntüler oluşturabiliyordu. Bütün bunlara dikkat ederek görevimizi yapmaya çalıştık. İlk kesim merkezinde yirmi beş büyük baş kurban kesimini bitirip Cuma namazını kıldıktan ve muhtarın ikramını aldıktan sonra ikinci kesim yerine doğru yola çıktık. İki tane kesim alanı vardı. Biz de iki gruba ayrılmıştık. Ekipmanlarımızı ona göre paylaştık ve görev yerlerimiz eğittik.

Yağmur yağıyordu. Kurbanlıklar yemyeşil ve geniş bir çayır çimen mekânda otluyorlardı. Büyük bir kalabalık bizi bekliyordu. Oraya vardığımızda bir tartışma çıktı; ama dillerini bilmediğimiz için bu tartışmanın nedenini önce anlayamadık. Tartışma uzayınca sordum tercümana. Kendilerine kurban eti dağıtılacak bu insanlar çok uzaklardan geldiklerini, etleri sırtlarına taşımalarının çok zor olduğunu, kurbanlıkların kendilerine canlı olarak teslim edilmesini ve köylerine varınca kesmelerini istiyorlardı. Kendi açılarından haklı olan bu isteklerini bizim kabul etmemiz mümkün değildi. Bunu onlara anlattılar ve sonunda kesime geçildi. İkindi vakitleri kesim işi tamamlandı ve ayak kaplarımız, üst başımız çamur içinde otele dönmek üzere yola revan olduk. Yollar çok bozuk ve çamurlu olduğundan bu şehirde ayak bapları çamurlardan temizlemek bir meslek haline gelmiş. Bizdeki ayak kabı boyacılığına karşılık gelen bu iş bana çok ilginç geldi doğrusu.

Ufacık bir tenekedeki onlarca ayakkabı temizlemede kullanılmış kirli suyla iyi iş çıkarıyordu gençler. Bağcıkları da önceden çıkarıyor, temizliyor ve usulüne uygun olarak yeniden bağlıyorlardı.

Hosaina’daki otelde iki gece kalmış olduk. Ertesi sabah İman Derneği’nin bazı projelerini dolaşmak, bilgi ve görüntü almak üzere çıktık. Valizlerimizi de arabalara koyduk. Akşama başka bir şehirde kalacaktık. Hawassa’da.

Ana yoldan ayrıldık ve bizim Adapazarı ovasının simsiyah mısır tarlaları gibi gayet görkemli, mümbit tarlalardan geçerek bir köye vardık. Köyde cenaze vardı ve bir cenaze törenine ve namazına da katılma fırsatımız olacaktı. Burada da muazzam bir kalabalık karşıladı bizleri. Ön tarafta erkekler, arka tarafta kadınlar yer almışlardı. Bayram günlerinde olduğundan mıdır, oraya bizim gideceğimizi haber almış olmalarından mıdır bilinmez, muazzam bir kalabalık vardı ve kılık kıyafetleri de hayli düzgündü.

Öğle namazını, ardından getirilen cenazenin namazını cemaatle kıldık. Fotoğraflar çekildik. Bizden bir arkadaş kısa bir konuşma yaptı. Buna karşılık Muhammed amca diye yaşlıca bir amca bir konuşma yaptı ve Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’a methiyelerde ve dualarda bulundu. On beş temmuza değinerek, “Allah Müslüman Türk halkını korudu” dedi.

Desteğe muhtaç okullar, yarım kalmış köprüler, cami ve okul yapma projeleri gezdik, tanıtım konuşmaları dinledik, fotoğraf ve videolar çektik, yolumuza devam ettik.

Bir kasabada durup kulpsuz fincanlarla kahve içmemizi ve benim yüz bırr ödeyerek aldığım beş kilo muzu paylaşmamız güzeldi.

Dümdüz ovalardan akıp giden tek şeritli; ama çok düzgün bir yoldan, sağ ve sol taraflarda uzanan yemyeşil tarlaları, bahçeleri, ağaçları, hayvan sürülerini, insanları, su taşıyan eşekleri, yayılan sürülerini seyrederek devam ettik yolumuza. Yol kenarındaki bir otelde kısa bir mola verdik, çay içtik, ikindi ve akşam namazlarımızı kılıp Hawassa’ya doğru devam ettik.

Hawassa oldukça modern, üniversitesi olan, turist çeken bir şehir. Sabah kahvaltıdan sonra kısa bir şehir turu yaptıktan sonra Addis Ababa’ya doğru yolculuğumuzu sürdürdük. Akşam oldu, karanlık bastırdı, her taraf ıssızlaştı. Yol kenarlarındaki evlerde de, yollarda da aydınlatma olmadığı için yollar daha da ıssız geliyordu bize. Geç vakitlerde aynı otele, Ambassador Otel’e vardık. Odalarımıza yerleştikten sonra aşağıya indik, birlikte yemek yedik ve sohbet ettik.

Sabah erken saatte otel civarındaki caddelerde dolaştık bir süre. Bir daha ya nasip. Elçiliklere ve kiliseye doğru yürüdük ve geriye geldik. Bugün Addis Abbaba’da son günümüz. Onun için de çok iyi değerlendirmek istiyorduk; ama benim iki gündür süren rahatsızlığım artarak devam ediyordu. Üstelik hava yağışlı ve soğuktu.

İlk önce Etiyopya Milli Müzesi’ne, ardından kral sarayından oluşturulan bir müzeye gittik. Gerçekten Etiyopya Milli Müzesi görülmeye değer bir müze. İçerisinde üç milyon iki yüz yıl gerilere uzanan eserler barındırıyor. Öğrenci gruplar da gelmişler müze ziyaretine. Onlarla kaynaşıyor, fotoğraflar çekiliyoruz. Yağmur gittikçe şiddetini artırıyor. Yağmurla birlikte benim rahatsızlığım da artıyordu. Artık bir an önce günün geçmesinden ve evime dönmekten başka şey düşünemez oldum. Ama Addis Ababa oldukça bükük bir kent, gezilecek ve görülecek çok yeri var ve buralı arkadaşlar da vakti iyi kullanarak bizlere daha çok yer gösterme gayretindeler.

Daha sonra yeni yapılmakta olan bir camiye gittik. Öğle namazından sonra da şehri yukarıdan gören tarihi manastıra götürdüler. Hristiyanların bu ülkedeki geçmişleri Müslümanlardan çok daha eskiye dayandığından o ölçüde de manastırları, eserleri, etkileri söz konusu. Ancak misyonerlik teşkilatı sömürgeci Batı emperyalizminin ön keşif kolu gibi çalıştığından kendilerine olan güveni hayli kaybetmişler. Müslümanlarınsa en büyük avantajı burada başlıyordu. Bu ülkeye en son giden bizlerin oradaki insanlara bir nebze yardım ulaşmasına aracı olmaktan başka en ufak bir hesabımız yoktu. Müslümanlar bu insani tutumlarını onlara ne kadar yansıtabilirlerse o ölçüde etkili ve başarılı olacaklardır. Onu niçin de gerek Etiyopya’ya, gerekse diğer Afrika ülkelerine yardım ulaştırma bağlamında yapılan faaliyetlerde mezhepsel, tarikatçı, cemaatçi nüfuz amacı ne kadar öne çıkarsa bu güzel niyetler o ölçüde gölgede kalacaktır. Sivil toplum örgütleri oralara yardım ulaştırma amacı yerine kendi çıkarlarını öne çıkarırlarsa bu sır bozulur diye düşünüyorum. Gittiğimiz her şehirde, uğradığımız her beldede bizlerden bir şeyler uman bakışlardan dolayı çok rencide oldum. Onca insana bir şeyler götürüp dağıtmamız zaten mümkün değildi; ama bari umut da dağıtmasaydık gibi geliyor bana. Her çocuğa bir şeker, bir balon vermektense çocukların çok kalabalık olduğu yerlere sağlam toplar götürüp orada havasını basıp ortalarına atmak çok daha güzel olurdu geliyor bana. Oradaki çocukların o güzel çimenlerde oynayacakları bir topları bile yok. Oyun oynamaya oynamaya adeta oyuna karşı isteksizleşmişler. Bir koşu yaptırayım dedim, çıkış verdim ve onca kalabalıktan benimle üç ya da dört kişi koştu.

Seyahat ömrü uzatır derler. El hak doğrudur. Yolculukta geçen iki geceyle birlikte toplam altı gece ve gündüzden ibaret bu seyahatimiz anlatmakta zorlanacağım kadar çok zengin geçti. Seyahatimizin gereksiz ayrıntılarını verdikten sonra en önemli kısma gelmiş bulunuyorum. Burada sadece benim değil, herkesin söylediği; ama bir türlü öne alınamayan inceliklere değinmemiz gerekiyor.

Türkiyeden yardım kuruluşlarından geliyorlar diye insanların bir şeyler umarak bir yerlerde toplanmaları, yetimlerin durumunu öne çıkaracağız diye onları evirip çevirip fotoğraflarını çekmek ve sonra da onları boşa çıkmış umutlarla kaderlerine terk edip jiplere binip gitmek bana, beyaz adamın acımasızlığını, merhametsizliğini ve duyarsızlığını, biraz da kendini beğenmişliğini hissettirdi. İnsanlara yardım etmek çok güzel bir duygu; ama yardım edilirken başa kakmak, başa kakmak gibi durumlara yol açmak da sakıncalı. Yardım kuruluşlarının insanları bağışa teşvik etmeleri için bu fotoğraf ve görüntülere ihtiyaçları elbette vardır. Ama insani bir hassasiyeti bir an olsun elden bırakmamak gerekir. Bizler Müslümanlar olarak, sahip olduğumuz her şeyin kendi kazanımımızdan çok Allah’ın bizlere verdiği nimetler olarak görenleriz. Öyleyse Allah’ın bize verdiklerinden bizler de Allah’ın ihtiyaçlı diğer kullarına haklarını verirken çok dikkat etmemiz gerekiyor.

Etiyopya birçoklarının zannettiği gibi fakir bir ülke değil; aksine zengin bir ülke. Kışı yok, yazı yok. Hep ilkbahar mevsimi yaşayan, uçsuz bucaksız ovaları, dağları, ekilmeye müsait arazileri, akarsuları olan bir ülke. Bu ülke adeta zoraki geri bırakılmış. Burada yapılacak projeler kesinlikle bu insanların kendi ayaklarının üzerine durmayı öğrenecek faaliyetler olmalıdır. Bir araya gelmeyi, daha iyi üretim ve daha iyi pazarlama yapmayı öğrenmeliler. Dünyanın en kaliteli balı burada üretiliyor; ama satabildiklerini sanmıyorum. Hayvancılık yapıyorlar; ama hayvan burada çok ucuz. Taşıma suyla yaşıyorlar. Dümdüz ovada uzanıp giden yollar neden bakımsız? İnsan gücüyle bile neredeyse olabilecek işleri de becerememişler. Öyleyse burada insanlara birlik olmayı, birlikte üretmeyi, birlikte başarmayı öğretmek gerekiyor. Fakirleri bir tarafa, zenginleri de kötü evlerde oturuyorlar. Koca koca çifte minareli camiler yapıyorlar; ama yanı başına bir tane tuvalet, bir abdest alma yeri yapmıyorlar. Yani bunu ihtiyaç olarak görmüyorlar. Etiyopyalılar çok İyi insanlar. Hiçbir yerde kavga, hır gür görmedik. Çok sevimli insanlar. Öyleyse burada eğitim sorunu da yok. Burada öğrenim, öğretim sorunu var. Oraya bu dini cemaatler hep cami, Kur’an kursu ve benzeri yerler açmaya çalışıyorlar. Oradaki insanlara daha güzel evler, daha güzel meyveler, daha verimli hayvanlar, su şebekesi, taşımacılık olacaksa birkaç köyün birleşip bir tanker alması ve yerleşim yerlerine büyük su sarnıçları yaparak tan kerlerle doldurarak bu zavallı eşekleri de, insanları da bu su taşımacılığından kurtarmaları pekâlâ mümkün.

Bu kurban bağışı o kadar büyüdü, o kadar genişledi ki, hiç adı sanı duyulmamış dernekler, kuruluşlarla karşılaşıyoruz. Elbette bütün bu kuruluşlar karşı tarafta da benzer partner kuruluşlar bulmakta zorlanmıyorlar. Hayvan çok ucuz olduğu için hem buralara gönderilen görevlilerin otel, ulaşım, yeme-içme masrafları karşılanıyor, hem o kuruluşlara, hem bu taraftan bağış devşiren kuruluşlara kar kalıyor. Aynı hayvanlar alınıp bağışçılar adına kurban kesildiği halde kuruluşların verdikleri fiyatlar çok farklı. En pahalı olanı da Diyanet İşleri Başkanlığı olduğunu görüyoruz; ama en çok bağışı da gene Diyanet İşleri Başkanlığı almış. Neden? Demek ki halkımız duyarlı. Öyle her önüne gelene güvenmiyor. En çok da Diyanet İşleri Başkanlığına güveniyor. Başkanlık bu güveni, hisse parasını yüksek tutarak ranta çevirmek yerine daha da düşürerek bu alanda etkinliğini artırma yoluna gitmelidir.. Hisse başına altı yüz liralardan üç yüz liralara kadar düşüyor bu fiyatlar.

Bu işe bir çekidüzen, bir kontrol gerekiyor şüphesiz. Çünkü adı Müslüman olan herkes maalesef güven vermiyor. Ortadoğu’da kelle kesen, kafa koparan teşkilatlar da var, çok iyi niyetli kuruluşlar da var. Bunlar ayıklanmazsa çok yakında buralarda at izi it izine karışır gibime geliyor. Halkının yarısı Müslüman ve diğer yarısı Hristiyan olan Etiyopya’nın nüfusu yaklaşık yüz milyon. En ufak bir karışıklıkta işi terör kapsamına sokar ve bundan başta oradaki o fakir fukara zarar görür.

Deniz Feneri Derneği yardım kuruluşları içerisinde en büyük güven ve etkiye sahipti. Bilindiği gibi FETÖ ilk darbeyi onlara vurmuş, bir katakulliyle Derneği saf dışı edip kendi kurdukları derneği onun yerine kaydırmışlardı. Bu bir operasyondu. Her yönüyle anlaşılmış, deşifre olmuş olmasına karşın aldığı yara hala devam ediyor. Onun için dernek mensupları o eski güveni kazanmak için çok daha titiz çalışmalılar.

Deniz Feneri Derneği daha önce düzenlediği ve tebliğlerini de üç cilt halinde kitaplaştırdığı “Uluslararası Yoksulluk Sempozyumu’nun güncellenmesi, orada alınan kararların gözden geçirilmesi ve çağın gereksinimlerine uygun yeni kararlar alınmasına zemin hazırlaması gerekir. Projelerin desteklenmesi, para gönderilmesi yetmez. O kadar cami gezdik. Hiçbirinde tuvalet yok, abdest alma imkânı yok. Bu olacak iş midir? Cami olmasa da olur; ama tuvalet ve abdest alma imkânları sağlanmalıdır.

Yılda bir kere insanların boğazından et geçecek söylemiyle kurban organizasyonları yeterli değildir. Madem bu ülkede fakirlik var, sefalet var, alt yapı sorunları var, su sorunu var, beslenme ve sağlık sorunları var. Bu alanlarda projeler geliştirilmelidir.

11.09.2017

HAYRİ BOSTAN

Galeri (5 görsel)

Eğitimci Yazar Hayri Bostan'ın Etiyopya İzlenimleri
Eğitimci Yazar Hayri Bostan'ın Etiyopya İzlenimleri
Eğitimci Yazar Hayri Bostan'ın Etiyopya İzlenimleri
Eğitimci Yazar Hayri Bostan'ın Etiyopya İzlenimleri
Eğitimci Yazar Hayri Bostan'ın Etiyopya İzlenimleri

Yorumlar (1)

Yorum Yap

Yorumunuz onay sonrası yayınlanacaktır.

Z
Zekeriyya ·

Maşallah değerli hocam her adımınızı yazıyla kaydetmişsiniz
Sanki gidip Gezmiş gibi oldum
Güzel ve değerli teklifleriniz var
Bunları veya bu yazıyı diyanete ve Oralara giden topluluklara da gönderin

İlgili Haberler

avrasyaninsesi.com, deneyiminizi geliştirmek için çerezler kullanmaktadır. Çerez kullanımına ilişkin detaylı bilgiye Çerez Politikası sayfamızdan ulaşabilirsiniz. Devam ederek çerez kullanımını kabul etmiş sayılırsınız.

Detay