Eğitimci Yazar Hayri Bostan "İç Anadolu Seyahati"
Eğitimci Yazar Hayri Bostan "İç Anadolu Seyahati"
ORTA ANADOLU SEYAHATİ
(20-24 Mayıs 2015)

2010 yazında Güneydoğu Anadolu Seyahatini gerçekleştirmiştik. Beş güzel insan bu seyahati düşündük, hayal ettik ve gerçekleştirdik. Bir hafta süren o seyahatimiz çok verimli, eğlenceli ve bereketli geçmişti. Uçakla Diyarbakır’a gittik. Orada araç kiraladık ve bölgeyi gezdik. Diyarbakır, Batman, Malabadi Köprüsü, Siirt, Tillo, Veysel Karani, Hasankeyf, Midyat, Mardin, Urfa, Adıyaman, Kahramanmaraş, Gaziantep… Planlanan bütün yerleri gezdik, en güzel otellerde kaldık, en güzel lokantalarda yemeklerimizi yedik, çaylarımızı yudumladık. Seyahatimizin her anını fotoğraflarla tespit ettik.
Aradan beş yıl geçti ve aynı gruba üç kişi daha eklenerek, bu kez İç Anadolu Bölgesini gezmeyi planladık. Biletleri Ekim 2014’te gidiş dönüş olarak Kayseri’ye aldık. Sekiz kişi olduğumuz için bu sefer iki araç kiralamıştık.

O gün geldi çattı. Bizi Sabiha Gökçen Havalimanı’na götürecek ve dönüşte de oradan evlerimize getirecek bir minibüs kiraladık. Gezi tarihimize bir hafta kala safra kesemde ve midemde bir rahatsızlık yaşamaya başladım. Kan tahlili, ultrason vs. yapıldı ve bir yandan da aile doktorumun verdiği ilaçları kullanıyordum. Endoskopi de istemişti doktorum ve endoskopiye seyahat dönüşüne denk gelen bir güne randevu vermişlerdi. Yirmi mayıs sabahı imsak vakti yola çıktık. Sancılarım devam ediyordu; ama ne pahasına olursa olsun katılmaya kararlıydım.
KAYSERİ
Sabahın erken vakti Kayseri Havaalanına indik. Bagajlarımızı alıp dışarıya çıktık. Arkadaşlar kiralanan araçları teslim alma işlemlerini yaparken arkamdan bir ses duydum. Bana sesleniyordu. Döndüm baktım, uzun saçlı, modern kılıklı bir gençti seslenen. Yanıma koştu ve ellerime sarıldı, öpmesine engel bile olamadım. Sarıyer İmam Hatip Lisesi’nden bir öğrencimmiş. Yıllar sonra böyle bir sürprizle karşılaşmak beni çok mutlu etmişti.
Arkadaşlarımın yaptığı plana göre önce hemen havaalanının yakınındaki Şahin Sucuklarının kendi mekânları olan lokantaya gittik; ama istediğimizi bulamadık. Fiks mönü bir kahvaltı tabağı veriyorlarmış. Buna ilave ya da eksiltme mümkün değilmiş. Üst kata çıkmak istedik; ama üst kat kapalıymış. Ayrıca sekiz kişiydik ve masaları birleştirmek istedik. O da mümkün değil dediler. Masalar yere sabitmiş. Yani biz o mekâna girmiş bulunduk ve çıkmak uygun gelmiyordu bize. Oradaki görevlilerse adeta kalkıp gitmemizi istiyorlardı. Sonunda cesaretimizi toplayıp mekânı terk ettik. Kayseri'de başka yer mi yoktu. Kayserili bir arkadaşımı aradım, bulunduğumuz noktayı söyledim ve kahvaltı edebilecek iyi bir yer sordum. Bize hemen ileride, cadde üzerindeki Elmacıoğlu Restoranı önerdi. Oraya vardığımızda kapalı olduğunu gördük.
Tam otuz iki yıldır görüşmediğimiz, ilk görev yerindeki ağabeylerimizden biri olan, o yıllardan beri Erciyes Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dinler Tarihi kürsüsünde hocalık yapan Prof. Dr. Harun Güngör’ü birkaç gün önce facebookten haberdar etmiştim ve Kayseri’yi gezmemizde bize eşlik edebileceğini söylemişti. Telefon açtım ve bizi fakültede beklediğini söyledi. İlk işimiz onunla buluşmak oldu. Tam otuz iki yıl sonra tekrar karşılaşacak olmamız beni hayli heyecanlandırıyordu.
Harun Bey hiç değişmemiş. Aynı bozkır yüzlü adam karşımdaydı. Mütebessim, enerjik ve çok sağlıklı görünüyordu. Yıllara adeta meydan okumuştu. Hiç değişmemişti. Arabalara bindik ve yola çıktık. İlk iş olarak güzel bir yerde kahvaltı yapmak istiyorduk; ama buralar bizim batıda olduğu gibi değildi. Kahvaltı edecek yer bulmakta zorlandık doğrusu. Talas tarafına, “Seyir” denilen yüksek ve güzel bir yere götürdü bizi Harun bey. Ama bütün mekânlar kapalıydı. Erciyes Dağı yoluna koyulduk. Yol üzerinde güzel bir kahvaltı mekânı bulmayı umuyorduk. Öyle de oldu. “Yaren” diye bir yere uğradık. Kahvaltı varmış. Neyle karşılaşacağımızı bilmiyorduk ama ne çıkarsa bahtımıza dedik ve oturduk. Gerçekten çok güzel bir kahvaltı servisi yaptılar.
Bana filmlerde gördüğüm Himalayaları anımsatan Erciyes Dağı’na tırmanmaya başladık. Öyle Uludağ gibi yolu çok uzun ya da virajlı değildi. Hemencecik vardık. Bir süre dolaştık, fotoğraflar çektik, ayaklarımızı karlara bastık, hediyelik eşya dükkânlarını dolaştık ve döndük.
Kent merkezinde hava oldukça sıcaktı.
İzmit’teki Pertev Mehmet Paşa (Yeni Cuma-Kurşunlu) camisinin tıpkısı, yine ve elbette Mimar Sinan’ın eseri Kurşunlu Cami, Şifahane, Kapalıçarşı, Mevlana Celaleddin Rumi’nin hocası Molla Burhaneddin türbesi ve çevresindeki ilginç mezar başlıklarına sahip kabirleri ziyaret ettik. İbrahim Tennuri Camii ve türbesi, Hunat Hatun Camii ve külliyesi, Helvacı Dede Türbesi, Kayseri Kalesi, kümbetler ve benzeri mekânları gezdik. Cumhuriyet Meydanı’nı gördük. İçinde koskoca bir çarşı barındıran altgeçitten geçerek karşı tarafa çıktık. Oradaki bir medrese içerisinde çay içtik, bir kitapçı dükkânında Harun Beyin aracılığıyla telefonlarımızı şarj ettik…Harun beye teşekkür ederek veda ettik ve Cumhuriyet Meydanını yeniden geçerek, oradaki saat kulesine ve Atatürk heykeline fotoğraf çekerek camiye doğru yürüdük.
İyice acıkmıştık. Akşam namazını Kurşunlu Cami’de kıldıktan sonra Elmacıoğlu Restoran’da güzel bir akşam yemeği yedik. Arkadaşlar oteldeki yerimizi çoktan ayırtmışlar. Üç yıldızlı; ama çok güzel bir otelde geceyi geçirdik.
Yola çıkarken hem safra kesemde hem karnımda hissettiğim dayanılmaz sancılardan eser kalmamıştı. Bu, sanırım biraz yaşadığımız mutlu günün etkisi, biraz da çok yürümüş olmanın bedenime sağladığı spor aktivizminin etkisiyle olmuştu. Seyahate başlar başlamaz sıhhat bulmuştum.
Sabah otelde kahvaltı ettikten sonra Hacıbektaş Veli Hazretlerini navigasyona kaydederek yola revan olduk.
HACIBEKTAŞ
Uzunca bir yolculuktan sonra Hacıbektaş’a vardık. Burası bizim çocukluğumuzun geçtiği kasabaya benziyordu. Bir tane yüksek bina yoktu. Her şeyiyle mütevazı bir kasaba ve göze takılan tek dikkate değer binalar görünüyor. Orası Hacıbektaş Veli Külliyesi. Sol tarafta hediyelik eşya dükkânları sıralanıyor. Posterler de var. Yılmaz Güney, Deniz Gezmiş ve arkadaşları, Ahmet Kaya, Âşık Mahzuni Şerif, Neşet Ertaş ve benzeri zevatın halı dokuma posterleri. Dükkânların bitiminde Uğur Mumcu Parkı ve parkın içinde bir çay bahçesi var. Kameriyeler şeklindeki saz dolgu ve halı desenli minderlerle döşenmiş kerevetlerde oturduk. Kahvaltıdan sonra çıktığımız bu uzunca yolculuk bizi iyice "çaysatmış"tı. Birer çay istedik. Ardından ikinci çaylar, fotoğraflar izledi. Bazı arkadaşlar lavaboya gittiler. Geri gelen lavabo ve tuvaletlerin temizliğini anlata anlat bitiremiyordu. Merakımdan ben de gittim. Gerçekten lüks ve şatafattan uzak, mütevazı lavabo ve tuvaletler gerçekten de çok temizdi. Aşağımızda Hacıbektaş Veli Külliyesi görünüyordu. Girişte heybetli bir Hacıbektaş heykeli yer alıyordu. Sol tarafta konferans salonu, bazı resmi binalar, çay ocakları vardı. Aşağıya doğru hediyelik eşya, kitap vs. satılan dükkânlar sıralanıyordu. İçeriye giriyoruz. Külliyenin ana bölümleri sağdan ve soldan uzanıyordu. Buralar Hacıbektaş Veli Hazretlerinin eşyalarının sergilendiği bölümlerdi. Duvarlarda Hacıbektaş Veli’nin sözlerini içeren levhalar göze çarpıyordu. Ahşap tavanların bir bölümü orijinal, bir bölümü sonradan restore edilmişti. Tavanlardaki ahşap şekillerin derin anlamları vardı. Alçacık kapılardan eğilmeden girilemiyordu. Gruplara yaklaşıyor ve rehberlerin açıklamalarından yararlanmaya çalışıyoruz. İç bölümlerde Hacıbektaş Veli Hazretlerinin ve aile efradının, bu dergâhta çeşitli hizmetlerde bulunmuş kişilerin kabirleri var. Onlara Fatihalar okuyoruz ve fotoğraf çekiyoruz.
Yorucu ve bir o kadar da güzel bir ziyaret oldu doğrusu. Bu yaşıma kadar hep duyardım, gelmek isterdim; ama ancak şimdi, bu seyahatimizde mümkün olabildi. Müze ve türbe içerisindeki görevlilerin hepsi Gözcü Gazetesi okuyordu. Sanki sadece okumuyorlar, ayrıca tanıtımını da yapıyor gibiydiler. Ya da bana öyle geldi.
Arkadaşlarımız alışveriş yapıyorlar, bazı hediyelikler satın alıyorlar ve tekrar yola koyuluyoruz. Bu sefer navigasyonlara Nevşehir yazılıyor.
NEVŞEHİR
Nevşehir’e varınca öğle vakti oluyor. Hem namaz kılmak hem de öğle yemeği yemek için Forum AVM’e girdik. Önce yemek yedik, sonra alt katlarda bulunan mescidi aradık ve namazlarımızı kıldık. Geçen yaz gittiğim Hollanda'nın Leiden kentinin en büyük hastanesine uğramıştık. Hastanenin geniş bir kafeteryası vardı ve kafeteryaya bitişik, kapısının üzerinde Arapça المسجد yazan mescidi hatırladım. Neden Müslümanların çoğunlukta olduğu bu ülkenin akaryakıt istasyonlarında, lokantalarında, kurum ve kuruluşlarında; hatta imam hatip liselerinde mescitler en gözden çıkarılmış, en kuytu yerlere en özensiz mekânlar olarak yapılır, anlamak mümkün değil.
Ihlara Vadisi’ne gitmek üzere yola çıktık. Çeyrek asır önce ben Sarıyer İmam Hatip Lisesinde öğretmenken arkadaşlarım ve öğrencilerimle Ihlara Vadisini gezmiştim. Zaten bu seyahatimizin programında daha önce görmüş olduğum yer olarak sadece Ihlara Vadisi vardı. Daha önce geldiğimden bu yana burası çok değişmiş. O derin kanyona inmek için o zaman üç yüz altmış küsur basamak saymıştım. Bu sefer de saydım. Ona yakın bir sayı çıktı. Üç yüz seksen basamak. Şu farkla ki, basamaklar düzenlenmiş, ahşap kaplanmış, belli noktalarda seyirlik taraçalar oluşturulmuştu.
Ihlara Vadisinin tarihsel anlam ve önemine girmek istemiyorum. Ama şu kadarını söyleyeyim ki tarih boyunca insanlar birbirlerine çok zulümler yapmışlar, çok acılar çektirmişler. Vaktı zamanında Anadolu’da paganizmin hâkim olması sonucu Hıristiyan dindarlara, keşişlere ve din adamlarına büyük zulümler yapılmış. Onlar da bu zalimlerin ulaşamayacakları yerlere saklanmış, canlarını kurtarmaya çalışmışlar. Trabzon’un Maçka ilçesindeki Sümela Manastırından tutun da, Ihlara Vadisi kanyonundaki kayalara oyularak yapılan kiliselere kadar hepsi aynı zulmün ve can korkusunun eseri. Ne gariptir ki günümüz modern dünyasında da, bırakınız paganizmle Hıristiyanlığın mücadelesini, aynı dinin mensupları sırf mezhep ayrılığı yüzünden her gün yüzlerce insanın canına kıymıyorlar mı? “Demek ki fazla bir şey değişmemiş” diye düşünmekten kendimi alamıyorum.
Ihlara Vadisi’nden ayrıldıktan sonra Ürgüp’e varıyoruz ve Dinler Otel’de ayırttığımız odalarımıza yerleşiyor, restorana inip akşam yemeğimizi yiyoruz. Akşam yemeği ve sabah kahvaltısı açık büfe, bol çeşit. Burası beş yıldızlı bir otel; ama Kayseri’de kaldığımız üç yıldızlı otelden farkı sadece fiyatı.
KAPADOKYA
Sabah kahvaltıdan sonra Ürgüp’te dolaşmaya çıktık. Herkesin ilgi odağı Asmalı Konak oluyor. Kişi başı iki liraya gezebiliyorsunuz. İçimizdeki tüccarlar pazarlık ediyorlar ve sekiz kişi on liraya gezmemize razı ediyorlar. Asmalı Konak dizisinin şöhreti bir yana, burası gerek kayalara oyulmuş binalarıyla, gerek otantik yapısı ve döşemeleriyle görmeye değer bir mekân. Küçücük ve şirin mi şirin Ürgüp’te biraz daha dolaştıktan sonra “Üç Güzeller” adı verilen peri bacalarına gittik. Orada fotoğraflar çektik, derin Ürgüp vadilerine baktık ve hediyelik eşya dükkânlarından hediyeler aldık. Orada bir satıcı Orta Hisar’ı da mutlaka görmemiz gerektiğini söyledi. İyi ki de söyledi. Orta Hisar gerçekten görmeye değer bir yer. Kocaman bir peribacası labirentler şeklinde oyularak adeta bir hisar haline getirilmiş. Sadece Orta Hisar denilen peri bacası değil, çevredeki evler, dükkânlar, mekânlar… Burası adeta doğal bir film çekim platosu. Orada oturduk, çay kahve içtik. Hisar’ın zemininin altına da katlar oyulmuş ve galeriler meydana getirilmiş. Oralara da indik. Zengin bir de şarap mahzenine tanık olduk. Manzaraya nazır bir masada oturduk. Buranın işletmecileri çok nazik, güler yüzlü insanlardı. Turizm hizmetlerinde eğitimin gerekliliği üzerine konuşmalar geçti aramızda. Bu da bir bahsi diğer olmakla birlikte değinmeden geçmek istemiyorum. Bir yer çok güzel, çok turistik, çok görmeye değer ve turist çekici olabilir. Ama oralarda istihdam edilen insanlar, işletme sahipleri belli eğitimlerden geçirilmezse sadece o tarihi ya da doğal değerlerin fazla bir anlamı olmaz. Kısacası: Eğitim şart…
Kaymaklı Yer altı şehrine gittik. Bu tür yerleri görmeden, anlatılanlardan öğrenmek mümkün değil. Ben o labirentlere girinceye kadar duyduklarımı çok farklı tahayyül ediyordum. O daracık labirentlerde kendimi, yemeği fazla kaçırmış birinin uykusunda yaşadığı kâbuslar gibi hissettim. O, gidiş yönünde kırmızı ve dönüşte mavi oklar olmasa insan bu labirentlerde kaybolur. Hele o ilerledikçe daralan, daraldıkça kıvrılan labirentlerde adeta boğulduğumu hissettim… Derinkuyu’daki yer altı şehri de buna benzer olduğundan burasını görmekle yetindik. Arabalarımıza binerek Göreme’nin yolunu tuttuk. Cuma namazını orada bir camide kılmaya niyetliydik; anca niyetle kısmet farklı olabiliyor. Meğer bizim Cuma namazımızı Orta Hisar’da kılmamız mukaddermiş. Gözlüğümü oralarda bir yerlerde düşürmüş ya da unutmuş olduğumu fark ettim. Onu bulmak umuduyla Orta Hisar’a uğramamız gerekti. Ancak her nedense oraya giderken yolu şaşırdık, Doğrultuncaya kadar da vakit oldu ve biz Cuma namazımızı Ortahisar’da kılmak durumunda kaldık. Namazdan sonra Göreme yolunu tuttuk.
Göreme Açıkhava müzesi denilen mekâna vardık. Burada sanırım en zengin peri bacaları ve peri bacalarına oyularak yapılmış antik çağ kiliseleri yer alıyor. “Bir daha Ya Nasip” deyip her ayrıntıyı görmeye, her yeri gezmeye çalıştık.
Buralar gerçekten görmeye değer yerler; ancak bende, buraları bir kere görmenin yeterli olacağı düşüncesi hâsıl oldu. Medyada gördüğümüz ve belki en çok merak ettiğimiz balonlardan ise bir tane dahi görmedik. Sanırım sabah erken tur yapıyorlar.
Göreme’den sonra uğrak yerimiz Avanos oldu. Ben buraları gezip görmeden önce Ürgüp, Göreme, Avanos mekânlarının birbirinden farkını fark edebilmiş değildim. Avanos, kendine özgü toprağından elde edilen çamur-çömlek işleriyle meşhur. Ancak çömlek dediysek o kadar da sıradan değil. Günümüzde artık en güzel seramik süs eşyaları, vazoları, kahve fincanları ve akla hayale sığmayacak çeşitlilikte hediyelik eşyanın üretildiği yer altı imalathaneleriyle ve teşhir salonlarıyla meşhur. Gerek burada, gerekse Üç Güzeller mevkiinde dikkatimi çeken bir hususa değinmeden geçemeyeceğim: Buralardaki satıcılar size bir şey pazarlamak üzere dükkânlarına çekinceye kadar o kadar ustalıkla içtenlik sergiliyorlar ki kendinizi bu insanlarla kırk yıllık dost olduğunuz duygusuna kapılıyorsunuz. Ama sizinle işleri bitince, size satabileceklerini sattıktan sonra size bir anda öyle yabancılaşıyorlar ki kendinizi bir anda ağaçtan düşmüş gibi hissediyorsunuz. Ama tekrar etmeliyim ki Orta Hisar’da karşılaştığımız o içki satışı da yapan, kılık kıyafetleriyle egzotik insanlar çok daha içtenlikli davranıyorlar. Bu da bence sadece ve sadece eğitim farkı.
SİVAS
Gerek daha önceki seyahatlerimizde yaşadığımız deneyimler, gerekse bu seyahatimizde Kayseri’de Prof. Dr. Harun Güngör’ün rehberliğinde kenti gezmenin avantajını yaşamıştık. Sivas’ta da asker arkadaşım Mustafa Öztürk vardı. Onu aradım ve Sivas’a doğru yola çıktığımızı, bize yemek yiyeceğimiz iyi bir lokanta, kalabileceğimiz iyi bir otel tavsiye etmesini rica ettim. Değerli dostum Mustafa Bey bize hem bir misafirhanede yer ayarladı hem de Sivas’ın en güzel iki lokantasını tavsiye etti. Bizi Sivas Üniversitesi hizasında bir noktada bekledi. Buluştuk, kucaklaştık ve Mis Kebap salonuna doğru yola koyulduk... Mustafa Bey beni kendi arabasına aldı.
Bu benim Sivas’a ilk gelişimdi. Daha önce hep hayallerimde canlandırırdım. Hayallerle gerçekler örtüşmüyor maalesef. Sivas benim hayallerimdekiyle hiç ilgisi olmayan, çok güzel bir kentmiş. İlk gözlemim buydu. Modern binaların kuşattığı geniş ve modern caddelerden, tarihi binaların yakınlarından geçerek bir parkın kenarına geldik. Solda bir park, sağ tarafta ise lokantalar sıralanıyor. Araba park edecek yer sorunu var. Ama herkes birbirine anlayışlıydı. Ön camlara telefon numarası bırakarak caddeye ikinci sıra park ederek girdik, oturduk.
Burası tam da bir lezzet dünyasıymış meğer. Köfteler, kebaplar mükemmel. Hiç katkı yokmuş. Köfteleri ve kebapları kızgın tabaklarda servis ediyorlar. Yüksek kalite, uygun fiyat ben buna derim.
Mustafa Bey yemekten sonra bizi ille de kahve içmeye götürmek istedi. Meğer Çerkez Kahvecisi meşhurmuş Sivas’ta. Kulpsuz, büyük fincanlarda bol köpüklü kahveler. Yanında şekerliği, lokumluğu otantik kaplarda geliyor. Bol köpüklü dediysem bana öyle geldi ki bu kahveler sadece köpükten ibaretti.
Mustafa Bey bizi Molla Hüsrev İslami Araştırmalar Merkezi misafirhanesine götürdü ve öteki misafirlerini karşılamaya gitti. Meğer misafiri hiç eksik olmazmış. Tam da bu işlerin adamı bir insan Mustafa Hoca. Tebessümüyle, hoş sohbetiyle, cana yakınlığıyla, Sivas’ı bize bir anda tamamıyla yaşatmak, göstermek istemesiyle zaten gönüllerimizi fethetti. Arkadaşlarım onu çok sevdi ve ben de gurur duydum.
Sabah Mustafa Bey bizi misafirhaneden aldı ve işletmesini kendisinin yürüttüğü Özel İhramcızade Eğitim Kurumları Hatice Şaşmaz Kız Öğrenci Yurdu’na götürdü ve birlikte güzel bir kahvaltı yaptık. Oradan Sivas’ı tepeden gören Abdulvahhabi Gazi Hazretleri Camii ve türbesine götürdü. Orada tahiyatülmescid namazı kıldık, ziyaretlerimizi yaptık, Kur’an okuduk, kuşbakışı Sivas manzaraları çektik ve döndük. Doğruca Sivas Ulucami’ne. Ulucami ziyaretinden sonra Selçuklulardan kalma Sivas Çifte minareliMedrese, Şifahane ve Medreseyi gezdik. I. İzzettin Keykavus, Sivas Kongresi Binası, Sivas Valiliği ve Jandarma Komutanlığı, Kale Hamamı, Madımak Oteli (Sivas İl Özel İdaresi, Bilim Ve Kültür Merkezi), tekrar Çerkezin Kahvesi, Taşhan, Subaşı Hanı, Gök Medreseyi ziyaret ettik. Sivas’a ve Mustafa Bey’e veda etme zamanı gelmişti. Divriğ’e hareket etmek üzere Mustafa Bey’e veda ettik. Mustafa Bey Divriğ’de tanıdığı dostu Mustafa Yıldırım’ı arayarak bizi haber verdi. Bize de sıkı sıkı “mutlaka Divriğ pilavıyiyin” diye tembihledi. Divriğ’e varınca Mustafa Yıldırım’ı aradık. Onun sayesinde Divriğ ziyaretimiz de anlamın ı buldu ve olabildiğince amacına ulaştı.
DİVRİĞ
Sivas Divriğ arası yol iyi değildi. Ama yeni yollar yapılıyordu. Sık sık yol yapım çalışmalarıyla karşılaştık. Yakın zamanda çok güzel yollara kavuşacak inşallah. Geniş ve yemyeşil ovalardan, vadilerden geçtik. Bu arada masajcı balıklarıyla meşhur Çermik Kaplıcalarına gitmek için ana yoldan on kilometre kadar çıktık. Kapıya vardık ve oradaki görevlinin duyarsız ve sorumsuz davranışları arkadaşlarımızı kızdırdı. İçeri girmeden geriye döndük, yolumuza devam ettik.
Yolda şiddetli bir yağmura da tutulduk ve bu yağmur bize Divriğ ziyaretimiz boyunca eşlik etti. Yemyeşil bir vadiye yayılmış, simsiyah bulutların ve yağmurun etkisiyle ıslak bir Karadeniz manzarası arz eden Divriğ’i boydan boya geçerek Divriğ Ulucami ve Şifahanesi’ ne vardık. Önce Divriğ Yöresel Ürünler Pazarını gezdik. Torunlarıma el işi sevimli hırkacıklar aldım. Mustafa Yıldırım geldi, ayaküstü tanıştık ve bize çok güzel bir bilgilendirme yaptı. Divriğ Ulucami ve Şifahanesi bizi adamakıllı büyüledi. Sekiz yüz yıllık bir asalete sahip bu muhteşem eseri burada anlatmam elbette mümkün değil.Kısa bir bilgi vermek gerekirse;
Divriği Ulu Camii ve Darüşşifası, Sivas'ın Divriği ilçesindeki tarihi cami ve hastanedir. Cami 1228–29 yıllarında Mengücekli beyi Ahmed Şah tarafından; Dârüşşifa ise aynı tarihte, Ahmed Şah'ın eşi ve Erzincan beyi Fahreddin Behramşah’ın kızı olan Turan Melek tarafından Ahlatlı Muğis oğlu Hürrem Şah adlı bir mimara yaptırılmıştır. Darüşşifa caminin güney duvarına dayanmıştır. Orta bölümü bir ışıklık kubbesi ile örtülmüştür, giriş ile birlikte dört eyvandan oluşur. Darüşşifanın kuzeydoğu köşesinde türbe yer alır. Divriği Ulu Camii ve Darüşşifası 1985 yılında UNESCO Dünya Miras Listesine alınmıştır.
Harim mihraba dik beş sahından oluşur. Orta sahın diğerlerinden geniştir. Burada yer alan dilimli mihrap önü kubbesi dıştan kümbete benzeyen piramit bir örtü ile örtülmüş ve dışarıdan da camiye hâkim bir hale getirilmiştir. Orta sahında bir ışıklık yer alır. Işıklık kubbesine geçişte yelpaze biçimli Türk üçgenleri kullanılmıştır. Camide sahınların hepsi birbirinden farklı yıldız tonozlarla örtülmüştür. Bu camide hem Selçukluların avlulu plan tipi, hem de Emevi plan tipini bir arada görmek mümkündür.
Plan tipi ve süsleme olarak benzeri olmayan bir eserdir. Aralarında üslup birliği olmayan üç portalin süslemeleri birbirinden farklıdır. İki başlı kartal motifini de içeren süslemeler son derece taşkın ve barok karakterlidir. Batı portalinde Alaaddin Keykubad’ın arması olan çift başlı kartal ile Ahmet Şahın arması doğan motifi bulunur.
Bugün kirişleme izleri kalmış olan ahşap hünkâr mahfili Anadolu’daki en erken örneklerden biridir. Abanoz ağacından minber, kabartma sülus yazı kuşakları ve yıldız motifleri büyük bir özenle yapılmıştır. Yapının taşkın barok karakterli ve iri palmetlerle bezeli mihrabı da önemli bölümlerindendir. Caminin doğu cephesindeki pencerenin (özgününde bey mahfili kapısının) üzerinde Ahlatlı nakkaş Ahmed, minberde Tiflisli İbrahim oğlu Ahmed ve hattat Mehmed, caminin güney duvarındaki âyet şeridi üzerinde Mehmed oğlu Ahmed’in adları yazılıdır. Divriği Ulu Camii ve Dârüşşifası, Selçuklu dönemi içinde küçük sayılabilecek yapı topluluklarından biri olmasına karşın, altı sanatçısı ile dikkat çekicidir. Bu bağlamda yapı topluluğu, Selçukluların yanı sıra Mengücekli çevresinde de ekip çalışmasının varlığını gösteren önemli bir örnektir.
Burada Sayın Mustafa Yıldırım’ın anlattıklarından dolayı yaşadığımız duygular çok yoğun olmuştur. O kapıların zarafeti, her kıvrımın anlattığı bilgiler ve verdiği mesajlar, abanoz ağacından yapılma oymacılık sanatının şaheserlerinden minberi, şifahane kısmındaki birbirinden farklı akustik, o çağlarda akıl hastalara uygulanan terapiler akılları durduracak harikalıkta. Bundan sekiz asır önce yapılan bu şaheser ve bugün sıradan bir cumhurbaşkanlığı sarayını içine sindiremeyen bugünkü kafaları düşünüyor insan… Bu muhteşem eseri ziyarete gelen yeni nesilden bazılarının, zarar vermesin diye flaş bile patlatılmaması gereken bu eserin orasına burasına adlarını kazımış zamane gençlerinin hoyratlığı mı dersiniz, orta kubbede yapılan bir tamirde sıradan tuğlalar kullananların, tabanlarda bazı tamiratlarda siyah çimentoyu yoğurup oraya eliyle sıvayanların aptallığı mı dersin… İnsanı hayran bırakan ve bu duyarsızlıklara karşı da içimize kan damlayan manzaralar. Mustafa Beyin bize anlattığı, burasının bir zamanlar at ahırı yapıldığı, bazen hapishane olarak kullanıldığı ve mihraba konulan karşılıklı iki küp üzerine kalaslar uzatılarak tutuklulara tuvalet yapıldığı olayları duyunca bu çocukların duyarsızlığı hafif kalıyor.
O kadar çok bilgiye maruz kalıyoruz ki, buraya tekrar gelmek şart diye düşünüyoruz. Tekrar gelip burada bir hafta konaklamak ve ata yadigârı bu eserleri daha rahat tanıma, yaşama imkânı arzu ediyoruz.
Divriğ’in Ulucamii ve Şifahanesi yanında konakları da meşhur. Biz 116 tescilli konaktan bir tanesini ziyaret edebildik: Ayanağa Konağı: 1838 yılı civarında yapıldığı tahmin edilmektedir. Konağı Karamahmud oğlu Mehmed Ağa yaptırmıştır. Büyük bir konak olarak inşa edilen yapı tahribata rağmen Divriği'nin eski evlerinin en dikkate değerlerindendir. İnşaatta yerli ustalar ile birlikte Sivas'tan ve Trabzon'dan getirilen ustalar da çalışmıştır. Bugün sekiz ayrı kapı numarası olan yapı orijinalde tek ve bütün bir konak olarak yapılmıştır.
Konağın orijinal plan şekli; selamlık, arkada avluya bakan 'mabeyn', daha arkada ara sokak boyunca uzayan harem olmak üzere üç ana bölümden meydana gelmiştir. Ancak bu orijinal plan şekli korunamadığı gibi günümüzde ancak Selamlık bölümünün bir kısmı restore edilerek ziyarete açılmıştır. Bu üç bölüm alt ve üst katta birbirine sofalar, dehlizler ve kapılarla bağlıdır ancak bugüne bu bütünlük ve bağlantı kalmamıştır. Avlular da birer ara duvarı ile bölünmüştür. En büyük tahribat ise selamlıkla mabeyn daireleri arasındaki bağlantıda olmuş, burada mevcut bulunan büyük divanhane ve dört oda ile alttaki ahır tamamen yıkılmıştır.
Divriğ’de Mustafa Yıldırım Beyin dükkanının karşısındaki pidecide pide yedik, çay içtik. Akşamüzeri Malatya’ya hareket ettik.
Divriğ-Malatya arası yeni yol yapım inşaatları dolayısıyla hayli bozuk. Zaman zaman değişen yollarla navigasyonumuzun yazılımı uyuşmadı ve yanlış yollara girdik. Birkaç saat önce tanıştığımız Mustafa Yıldırım bizi arayarak yolculuğumuzun nasıl gittiğini sordu. Göreme ve Avanos için yazdığım not buralarda geçerli değil. Mustafa Yıldırımla sanki kırk yıllık dostmuşuz. Ve bu samimiyet nedeniyle belki, Bir çoklarımız Divriği’ye yeniden gitmek, orada en az bir hafta-on gün geçirmek istediğini ifade etti. Bu arzu ve istekte bulunanların başında da ben geliyorum. Yetkim olsa, elimden gelse başarılı öğrencileri her yıl umreye götürmek yerine bazen de buralara götürürdüm. Sekiz yüz yıllık bu muhteşem eserleri görsünler, özensinler, gurur duysunlar, ülkemizin zenginliklerini ve güzelliklerini tanısınlar ve öğrensinler diye.
Tarihimiz güzel, coğrafyamız güzel; fakat insanımız sorunlu. Bu topraklarda yaşamanın kıymetini bilmeyenlere, bu vatana ihanet edenlere ne denir bilemiyorum. Bazen din, bazen mezhep, bazen ideoloji her neyse insanların insanlığını teslim alıyor ve hiç hak etmediğimiz olaylar yaşıyoruz.
MALATYA
Gece geç saatlerde Malatya’ya vardık. İnternet üzerinden rezervasyon yaptığımız otele yerleştik.
Sabah kahvaltıdan sonra küçük bir şehir turu yaptık. Malatya Valiliği ve önündeki dev İnönü heykelinin, hemen karşısındaki güzel camiin fotoğraflarını çektim. Malatya çok gelişmiş, çarşı Pazar tatil olmasına karşın cıvıl cıvıl. Şira Çarşısını aradık ve bulduk. Burası kayısı dünyası. Henüz yeni ürün çıkmamış buralarda. Bizim İzmit’te çarşı pazarda gördüklerimiz Mersin kayısısı imiş meğer. Buralara kadar gelmişken kayısı ürünleri almadan olmazdı. Arkadaşlar hayli alışveriş yaptılar. Arabalarımıza döndük ve Darende’ye, Somuncu Baba’ya gitmek üzere yola çıktık. Görkemli binaları, bakımlı yolları aşarak Darende’ye doğru yol aldık. Kaytan gibi duble yollar… Yapanlardan Allah razı olsun.
DARENDE
Darende’nin övgülerini çok duymuştum. The Imam filmi de buralarda çekilmişti. O filmi izlediğim zamandan beri burasını merak ederdim.
Darende Tohma Kanyonuna kurulu, etrafını yüksek volkanik oluşumu kayaların kuşattığı, ortasından yüksek debili bir nehrin geçtiği şirin mi şirin bir yer. Önemi doğal güzelliklerinden ve içinde barındırdığı Somuncu Baba’dan geliyor. Burada Osman Hulusi Efendi Vakfı var. Bu vakıf burada muhteşem bir düzenleme yapmış. Cami Selçuklu, Osmanlı ve modern mimariyi çok uyumlu bir şekilde mecz etmiş. Dükkânlar, lokantalar, lavabolar, mesire alanları çok güzel düzenlenmiş ve ziyaretçilerin hizmetine sunulmuş. Burada çalışan elemanlar da anlaşılan iyi eğitimden geçirilmişler. Çok nazikler, işlerinde çok becerikli ve kibar insanlar. Bu yaşıma kadar ilk kez burada çok ergonomik abdest alma düzeneklerine tanık oldum. Her taraf tertemiz, bakımlı ve uyumlu. Kanyon boyunca farklı büyüklükte kameriyeler yapılmış. Grupların sayılarına göre seçenekler sunuyor. Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav)’in “ ان العبد اذا عمل عملا يحب الله أن يتقنه –Kul bir iş yaptığında o işe özenmesinden Allah hoşnut olur” hadisi şerifinin en güzel uygulamasını ben burada gördüm diyebilirim. Sadece cami değil, müze, çarşılar, lokantalar, çay bahçeleri, Somuncu Baba Türbesi… Gözünüze takılan her şey adeta aynı titizlikle ve estetik duyarlılıkla düzenlenmiş. İnsanlar da bunun farkındalar ki etraf kum gibi ziyaretçi kaynıyor. Bir Müslümanın tasarımından çıkmış mükemmel bir eser, çevre, hassasiyet görmek isteyenler Darende’yi ve Somuncu Baba’yı mutlaka ziyaret etmeliler.
Kısacası biz Darende’ye ve Somuncu Baba’ya doyamadık. İnşallah tekrar gitmeyi arzu ediyoruz. Divriğ ve Darende tekrar tekrar gitmek istediğim yerlerden oldu. Elimde imkân olsa eğitim amaçlı geziler düzenler, Müslümanların yüz akı olabilecek ve gösterilebilecek yerler olarak buraların görülmesine, tanınmasına vesile olurdum.
Tohma Kanyonu, Balıklı Kuyular, Çilehane, Kudret Havuzu burada görülebilecek mekânlar. Ancak Balıklı Kuyular bakımda olduğu için orasını göremedik. İnşallah gelecek sefere. Ya nasip!
Darende’den dönüşümüzü uçağın saatine göre ayarladık. Yemeğimizi de burada afiyetle yedik. Kayseri’ye yaklaşık üç yüz kilo metre yolumuz var.
Uzun bir yolculuktan sonra yeniden Kayseri’deyiz. Arabalarımızı park ettik ve Cumhuriyet Meydanına gittik. Arkadaşlar Kayseri’ye gelmişken sucuk ve pastırma almak istiyorlardı. Ne yazık ki günlerden Pazar olduğu için dükkânlar kapalıydı. Akşam namazını Cumhuriyet Meydanının karşısındaki heybetli camide eda ettik ve yeniden arabalara döndük, havaalanının yolunu tuttuk. Uçağımız kısa bir gecikmeyle kalktı ve gece yarısını geçe evlerimize vardık.
Bu güzel gezimizin birkaç cümleyle de olsa maliyetinden söz etmem gerekirse bu yazının içeriği ölçüsünde şunları not etmek isterim.
Uçak biletlerimizi Ekim 23014’lerde aldık. Kayseri’ye uçakla gidiş-dönüş için kişi başı yüz lira ödedik. İzmit’ten Sabiha Gökçen’e gidiş ve dönüşte evlerimize ulaşım için bir minibüse kırkar lira ödedik. Beş günlük gezimiz için iki araç kiraladık ve bölgeyi gezdik. Her araçta dört kişi olduğu için masraf dörde bölündü. En güzel otellerde konakladık, en güzel lokantalarda yemeklerimizi yedik. Mola yerlerinde çay- kahve, meşrubat hiç esirgemeden içtik… Altı yüz lira ortak masraflar tuttu. Yüz elli lira da uçak ve evden hava limanına, hava limanından evlere ödedik. Ufak tefek hediyelere de herkes kendince harcadı. Toplam bin lirayı bulmadı.
2010 yılında yaptığımız Güneydoğu Seyahati de aynı uygulamayla kişi başı bin liranın altında tuttu. Bir umre seyahati için en az dört bin lira harcanmaktadır. Defalarca umreye gitmek yerine arada güzel ülkemizin güzel yörelerine geziler yapmak çok hesaplı ve çok da verimli oluyor. Okullarımızda başarılı öğrencileri on günlük bir umreye götürüyoruz ve korkunç paralara patlıyor. Neden arada başarılı öğrencileri hem bilgilendirmek, hem eğlendirmek, hem de güzel yurdumuzu tanımalarına, bilgi ve görgülerinin artmasına büyük yararlar sağlayacak yurt içi geziler yapılmasın ki? Yüce Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’de birçok ayette “yeryüzünde gezin “سيروا فى الارض...” diye başlayan ayet-i kerimelerle gezilecek yerleri serbest bırakmış, gezmeye, öğrenmeye, ibret almaya vurgu yapılmıştır.[1] Umarım birileri bu sözlerimi dikkate alır. Bir Sivas-Divriğ Ulucami ve Şifahanesini gezsinler, orada rehberden bilgi alsınlar, duyacakları heyecan diğer mukaddes mekânlardan az olmayacaktır.
“Çok yaşayan mı, çok gezen mi daha çok bilir” diye bir münazara sorusu vardır ya. Ben kesinlikle çok gezen diyorum. Gezmeyi çok seviyorum; ama özellikle kendi güzel ülkemi gezmek, görmek istiyorum. Medeniyetlere beşiklik etmiş Anadolu’muzda ne kadar çok gezilecek, görülecek yerler var! Doğasıyla, tarihi eserleriyle, güzel insanlarıyla, dağlarıyla, ovalarıyla, nehirleriyle, kanyonlarıyla, yemekleriyle, güzel sularıyla ülkemiz gerçekten bir “yeryüzü cenneti”. Fakat cennetin cennet olarak kalabilmesi için oraya cehennemliklerin girmemesi, orayı kirletmemeleri gerekiyor. Cennetin anlamı cennetlik insanlarla daha da güzelleşiyor. İnsanlarımız bu güzellikleri tanımalı, görmeli ve her biri güzel bir insan olmayı yaşamının en büyük amacı edinmeli. Her şey insan için ve her şey güzel insanlarla daha da güzel. Güzel insan olmak, güzel insanları çoğaltmak ve hayatımızı cennete çevirmek için hepimize görevler düşüyor.
Hayri BOSTAN
03.06.2015
hayribostan1960@gmail.com
[1] Ankebut,20; Al-i İmran,137; En’am,11; Mülk, 15; Neml, 69; R’um, 42; Lokman, 18…
Galeri (10 görsel)
Etiketler
Yorumlar (2)
Sivas’a olan merakım özellikle bu seyahatnameden sonra çok arttı. Ulucami’yi görmek çok istiyorum. Okurken bizi sanki oralara götürdüğünüz için, teşbihlerle de olsa bize oraları yaşattığınız için teşekkürler.
Birde batı karadeniz gezisi yapıp anlatsaniz oda çok güzel olurdu.Kaleminize sağlık
İlgili Haberler
Araştırmacı Yazar Halide Halid Yazısı: "Kardeşliğin Eksik Kalan Köprüsü: Dil"
21 saat önce
Beyza Aygün Köşe Yazısı: "Geçip Gidenler ve Kalanlar"
3 gün önce
Eğitimci Yazar Hayri Bostan Köşe Yazısı: "Araba Bahane, Gezmek Şahane: Sıla-i Rahim"
4 gün önce
Sanat Yönetmeni, Yazar Ömer Murat Şen Köşe Yazısı: Türk İslam Ülküsünde Birlik Esastır
18 Temmuz 2026
Beyza Aygün Köşe Yazısı: "Geçmişten Kareler"
17 Temmuz 2026
