Avrasyanın Sesi - Tarafsız Okuma
Reklam

Eğitimci Yazar Hayri Bostan Gaziantep ve Kahramanmaraş Gezi Yazısı

Eğitimci Yazar Hayri Bostan Gaziantep ve Kahramanmaraş Gezi Yazısı

| | 22 dakika okuma | 201 görüntülenme
Hayri Bostan - Eğitimci Yazar
Hayri Bostan - Eğitimci Yazar
Paylaş:

“Tebdili mekânda ferahlık vardır” denir. Ben bunun çok doğru bir tespit olduğunu, biraz da yaşadıklarımızla daha iyi anlıyorum. Ancak tebdili mekân, insanın yaşadığı yeri değiştirmesi, seyahat etmesi, işe gidip gelirken kullandığı yolu ya da araçları değiştirmesi gibi çok daha kapsamlı anlaşılması gerektiğini düşünüyorum. Hayatın her alanında insanın rutin alışkanlıklar edinmesi ve o şekilde yaşaması kadar kötü bir durum olamaz. Ama biz sanırım millet olarak, alışkanlıklarımıza çok bağlı insanlarız. Hatta o kadar ki, bunu bir övünme sebebi, gurur vesilesi, bir erdem olarak da görenler az değildir. Onun için de diyorum ki, böyle, belli davranışlarımızın rutinleşmesine engel olmak, meydan vermemek; hatta böyle kemikleşmiş anlayışları yıkma girişimleri kişisel hayatımızda birer devrim kabul edilmelidir.

İnsanlar kitap okumamayı, sinemaya gitmemeyi, tiyatroya gitmemeyi, seyahat etmemeyi, oturduğu çevreyi değiştirmemeyi, bağlı bulunduğumuz iş çevresini, arkadaş çevresini değiştirmemeyi; hayatında hep aynı camiye gitmeyi, camide aynı yerde namaz kılmayı, aynı berbere gitmeyi, aynı lokantaya gitmeyi; her gün aynı kahveye ya da lokale gitmeyi, orada hep aynı oyunu saatlerce oynamayı ve benzeri davranışlarını da alışkanlık ve asla ödün verilmemesi gereken yaşam biçimi olarak algılar hale gelebilirler.

Eğitimci Yazar Hayri Bostan Gaziantep ve Kahramanmaraş Gezi Yazısı

Modern kent yaşamı zaten bizleri saate bağlı olarak kurguluyor. Eğer en yakın komşunuzla işe gitme ya da işten dönüş saatleriniz beş ya da on dakika farklıysa aylarca hiç karşılaşmayabilirsiniz. Saatleriniz aynı olan kişilerle de her gün aynı noktada karşılaşırsınız.

Ne kadar korkunç bir durum. Sanayi toplumunun makine çarklarında bulunan dişliler gibi, elimiz ayağımız bağlanmış, kurgulanmış robotlar gibi yaşamak durumunda kaldığımızı ya çok geç fark ederiz ya da birçokları bunu hiç fark etmezler bile.

Eğitimci Yazar Hayri Bostan Gaziantep ve Kahramanmaraş Gezi Yazısı

Tebdili mekânda ferahlık vardır. Ama bu tebdili mekân nasıl olmalı?

Sanırım biz bunu kendi çapımızda çözdük.

Marmara depreminden bir yıl kadar önceydi. Bir akşamüzeri çok sevdiğim bir çocukluk arkadaşım aradı ve “bu gece sabaha karşı Trabzon’a geziye gidiyoruz, hazırlan” dedi. O kadar çok işim vardı ki böyle sürpriz bir teklifi kabul etmem imkânsız görünüyordu. Ama düşünmek için bile fazla vaktim yoktu. “Tamam” dedim ve hazırlıklara başladık.

O akşam gece yarısına kadar uyuyamamıştık. Uyumak üzere başımı yastığa koyunca da bu seyahatin heyecanından olsa gerek, gözüme uyku girmemişti. Bir iki saat uyuyabildik ve Yalova’daki bir başka arkadaşım evinden çıkmadan aradı ve “biz geliyoruz, hazırlanın” dedi.

Bu kadar hazırlıksız ve bu kadar ani çıktığımız o seyahatimizin güzelliklerini burada anlatmam mümkün değil. Bu yazının konusu da o değil zaten.

İki binli yıllardan sonra yeni sayılacak bir arkadaş grubumuz oluştu. Aramızda on-yirmi yıl yaş farkı olan bu arkadaşlarımızla da birçok seyahatler yaptık. Güneydoğu Anadolu Seyahati, İç Anadolu seyahati…

Bu genç arkadaşlarımızla ortak yönlerimizden biri de hepimizin aynı imam hatip lisesinden mezun olmuş olmamızdı. 1972-1978 yıllarında İzmit İmam Hatip Lisesi Müdürü olan Sayın Mustafa Sıddık Uslu bizim de bu okuldan mezun binlerce öğrencinin de çok sevdiği, çok hayran olduğu bir hocamızdı. 1978’den 1993’lere kadar aynı okulda öğretmenlik yapmış ve emekli olmuş, emekli olduktan sonra da kendi memleketi olan Kahramanmaraş’a yerleşmişti.

Bizim kuşaklar öğretmenlerine çok daha gönülden bağlıydı diyebilirim. Sebebi her ne olursa olsun, artık günümüzde o eski sevgi-saygı ve bağlılıklar kalmamış. Bu da bir gerçek. Biz mi onların yerini dolduramıyoruz, zaman mı değişti, insanların birbirlerine bakışı mı değişti, bilemiyorum. Belki hepsi, belki hiçbiri.

Bundan aylar önce bu gezi grubu arkadaşlarla Kahramanmaraş’a gitmeye ve hocamızı ziyaret etmeye karar verdik. Uçak biletlerimizi Gaziantep’e aldık. Oradan araba kiraladık. Bir ay kadar önceden hocamızı arayarak kendisini ziyaret edeceğimizi de bildirdik. Bizim için hem bir tebdili mekân olacak hem de özlediğimiz hocamızı ziyaret edecektik. Hazırlıklarımızı yaptık. En önemli konu, ne hediye götüreceğimizdi.

Şu anda İzmit Anadolu İmam Hatip Lisesi’nin idareciler katında gelmiş geçmiş müdürlerin siyah-beyaz fotoğrafları yer alıyordu. Birden aklıma bir fikir geldi. Hocamızın orada asılı olan ve gençliğini gösteren fotoğrafını büyütüp, çerçeveletip kendisine takdim etmek. O fotoğrafların nerede yaptırıldığını öğrendim. Aradım, negatiflerinin kendilerinde olup olmadığını sordum. Elimizde dediler.

Böyle bir paketi kargoya veremeyeceğimize ve uçağın kabinine de almayacaklarına göre ne yapmalıyız? Fotoğrafı 50x70 ebadında yaptırdım, koruyucu bir ambalaja yerleştirdik, o şekilde götürdük. Gaziantep’e varınca da katmerle kahvaltı yapma projemizle de entegre ederek önce çerçeveci aradık, siparişi verdik. Biz kahvaltımızı yapıncaya kadar çerçeve de yapıldı ve Hacı Usta Baklavacısına ulaştırıldı bile. İzmit’e özgü pişmaniye paketlerimiz de vardı. Arabalarımıza bindik ve Kahramanmaraş’ın yolunu tuttuk.

En büyük endişemiz hocamızın yemek ve ikram gibi konularda sıkıntıya sokulmasıydı. Kendisini arayarak ziyaret edeceğimizi ve sadece çay içeceğimizi söyledim.

Ahır(son anlamında âhirden bozma bu ismin anlamı, Toros sıra dağlarının son uzantısı olmaları) sıra dağlarının eteğine yerleşmiş, önünde geniş bir ova bulunan Kahramanmaraş çok güzel bir şehir. Bu ilk gelişimiz de değildi Maraş’a. Bahtımıza bugün çok da güzel bir hava vardı. Kış olması dolayısıyla hayli soğuk olmakla birlikte açık ve berrak bir hava vardı. Ahır dağları ve öte yanda Toroslar karlarla kaplı, bembeyaz yükseliyordu.

Ulucami’ye vardık. Mustafa Sıddık Uslu hocanın oğlu Ömer Bey’le buluştuk ve evin yolunu tuttuk.

1978’de mezun olduktan sonra bizzat görmediğim hocamızla 38 yıl gibi uzun bir zamandan sonra ilk karşılaşmamız çok heyecan vericiydi. Sarıldık, musafaha ettik, elini öptük ve oturduk. İçimde bir endişe vardı: Acaba hediyemizi beğenecek miydi? Acaba iyi bir seçim miydi? Yoksa artık 77 yaşlarındaki hocamıza “neydin, ne oldun” gibi olumsuz bir mesaj barındırır mı? Elimde taşıdığım kocaman paketi aldı, kenara yasladı ve sohbete başladık. Hatıralar, iletilmesi gereken selamlar… Salonda oturmuş sohbet ederken İzmit hatıralarını anlatıyor, çok güzel anekdotlar veriyordu. Sohbetlerimiz arasında İzmit’ten ya da Türkiye’nin başka yörelerinde yaşayan tanıdıkları arıyor, “sizi birisiyle görüştüreceğim” diyor telefonu ona uzatıyorum. Hoca telefonu kulağına tutar tutmaz “Ben Mustafa Sıddık Uslu” diye kendini tanıtıyor ve karşıdaki hem şok oluyor hem mutluluğunu ifade ediyor. Bir ara ben:

Hocam! Sizin için bir hediye düşündük; ama beğenip beğenmeyeceğinizi de doğrusu bilemiyoruz. Umarım iyi bir tercih yapmışızdır. Paketi açmak ister misiniz? Dedim. Hoca ambalajı biraz da uğraşarak, özenle açtı ve ortaya tam 40 yıl önceki siya beyaz halini gösteren fotoğraf çıktı. Bir yorum yapmadı; ama öyle sanıyorum ki çok mutlu oldu. Kendisi bir ara salondan ayrılınca ben bu kocaman fotoğrafa uygun bir yer bakındım. Orada bir duvar saati vardı. Onu indirdim ve fotoğrafı oraya astım. Sanki bu fotoğraf için hazırlanmış bir köşeydi burası.

Kahvelerimizi içtikten sonra hocamızın önceden yaptığı belli olan plan gereği bir gezintiye çıkmak üzere hareket ettik.

Önce öğle namazlarımızı da rahatlıkla kılabileceğimiz, Maraş’ın son zamanlarda (2010’da) yapılmış en büyük camii Abdulhamid Han Camii, Ceyhan Köprüsü (Cisri Ab-ı Ceyhun), harika şehir manzarası olan, Ahır Dağlarına yaslanmış Teras Tesisleri, Sütçü İmam Camii ve müzesini gezdik. Meğer Sütçü İmam imam değilmiş. Sütçülük yapan; ama ismi İmam olan bir vatandaşmış. Kahramanmaraş’ın Fransızlar tarafından işgal edildiği yıllarmış. Oradaki hamamdan çıkan çarşaflı Müslüman kadınlara tacizde bulunan iki Fransız askerini öldürmüş ve kaçmış, saklanmış. Bu olay Kurtuluş Savaşımızın başlangıcı sayılıyor. Kendisi daha sonraki yıllarda Kale semtinde bulunan ramazan topunun geri tepmesi sonucu meydana gelen bir kazada ölmüş.

Mustafa Sıddık Uslu hocamızla Kahramanmaraş Cadde ve sokaklarında dolaşıyorduk. Bu rüya gibi bir şeydi ve günler kısa olduğu için zamanın hızlı geçtiğini, her an bu güzel rüyanın sona ereceğini düşünüyor, huzursuz oluyorduk. Biz kendilerini zahmete sokmak istemememize ve ısrarımıza karşın hocamız çoktan planlamayı yapmıştı: İçli köfte ikramını reddetme şansımız yoktu. Eve uğrayacak, akşam namazlarımızı kılacak, içli köfte ikramından sonra kendilerine veda edecektik.

En unutulmaz anılar da böyle gönülden yapılan ikramlardı. Bir öğrencisinin mezuniyeti onuruna soyadı Pay olan arkadaşlarımızın büyük dedelerinin verdiği ziyafeti anlattı. Ve dedi ki: “İnsanlar ikramlarıyla, cömertlikleriyle hatırda kalırlar. İkram etmek gerekir. Yemek yedirmek gerekir. İkramlarla ilgili anılar asla unutulmaz…” Ben de “el-insan abiydul-ihsan” özdeyişini hatırlattım.

Hocamız Mustafa Sıddık Uslu, giyim kuşamına çok dikkat eden, konuşmaları çok nazik ve kibar, gerçek bir beyefendiydi. Ben onu öyle hatırlıyorum. Öyle kızdığını, bağırıp çağırdığını, kırıp döktüğünü hiç görmedim. Onun zarafet ve inceliğini bence çok güzel ortaya koyan bir anımı kısaca buraya kaydetmek isterim:

1974-75 öğretim yılıydı. İzmit İmam Hatip Lisesine devlet yatılı olarak girmiştik. Devlet yatılı öğrencilere her sene başında giyecek ödeneği geliyordu. Genellikle bu ödenek, bir firmayla bir tek renk üzerinde anlaşarak bütün öğrenciler tek tip giydirilirdi. Onun için aynı tip giyinenlere devlet yatılı benzetmesi esprisi yapılırdı. Bir önceki yıl öğrencileri hiç hoş olmayan, tatsız yeşil renk takım elbise giydirilmişti. Müdürümüz fazladan riske ve sıkıntıya girerek, o tarihlerde sanırım yeni kurulmuş ve sadece İstanbul Bahçekapı’da mağazası olan Huzur Giyimle anlaşma yapmıştı ve bizi oraya götürmüşlerdi. Orada herkes istediği ceket pantolonu, gömleği kravatı, ayakkabı ve çorabı, pardösüyü seçebiliyordu… O yaşımıza kadar bu denli şık giysi ne görmüştük ne de giyinmiştik. Bir sonraki yıl pansiyondan sorumlu müdür yardımcısı aynı sıkıntıyı göze alamamış olacak ki Sümerbank’la anlaşarak sadece beden ölçülerini almışlardı ve hepimizi kahverengi takım elbiselerle donatmışlardı. Benim arkadaşlarımla o günlerden kalma fotoğraflarım vardır ve hala o sene yaşadığımız şıklığın benzersizliğinin belgeleridir o fotoğraflar.

O yıllarda “Süleymancı” denilen cemaat İmam Hatip Okullarını hedef alan propaganda yapıyorlardı. Hocamız bunun sebebini şöyle açıkladı: İmam hatiplerden yetişen öğrenciler imamlık ve müezzinlik kadrolarına atanıyordu. Süleymancı Kur’an Kurslarının ekmeği ellerinden gidiyordu. Bunu engellemek için böyle olmayacak işler yapıyorlardı. “İmam hatiplerde Kur’anlar tuvaletlere atılıyor” gibi iğrenç propagandalar yapıyorlardı. Bizler de o seneler imam hatipte okuduğumuz için sebebini anlayamadığımız çok saldırılara, sataşmalara maruz kalıyorduk. O kadar ki, aradan 40 yıl geçmiş olmasına karşın bugün bile köyümüzde selamlaşmadığımız insanlar vardır. Camide bize müezzinlik yaptırmıyorlardı. Hele imamlık hiç yaptırmıyorlardı. Biz o yıllarda bu fitnelerin kaynağını bilemiyorduk. Köydeki camimizde vaaz ettiğim, müezzinlik yaptığım için bir gün postadan bana imzasız bir mektup dahi gelmişti. Mektupta öyle iğrenç küfürler, tehditler vardı ki okurken kan beynime sıçramıştı. Beni o halde gören rahmetli babama bunu anlattığımda “oğlum, dedi. O paçavrayı yırt at. Hiç kafana takma. O şerefsizlerde yürek olsa altına adlarını yazarlardı.” Ve beni rahatlatmıştı.

Yetmişli yıllar sağ-sol çatışmaları yanında dini ayrışmaların da ayyuka çıktığı, birilerinin birilerine iftira kampanyaları yaptığı, karalamaların kampanyaya dönüştüğü dönemlerdi. Bugün de benzer olayların içinde yaşıyoruz. Kırk yıl sonra bugünkü olaylar nasıl görülecek, asıl onu kestirmek gerek.

Mustafa Sıddık Uslu ne o zamanın bu siyasi parçalanmışlığına alet oldu, ne dini bölünmelerin hiçbirine alet oldu. Tabir caizse o müstakim bir müdür, müstakim bir hoca olmayı basarmış bir insandı. Onun bu duruşu bence her türlü saygıyı hak ediyordu. Okulda hem imam hatiplerin can düşmanı öğretmenler vardı, hem de farklı anlayışlara sahip gruplar mevcuttu. 1971 muhtırası sonrası geçici hükumet kurulmuştu ve imam hatip okullarının ( o zamanlar bu okulların adı böyleydi) orta kısımları kapatılmıştı. 1974 yılında orta kısımlar CHP+MSP koalisyonu ( ya da Ecevit Erbakan koalisyonu) zamanında yeniden açılmıştı. Bizler ortaokulu normal ortaokulda okumuş ve buraya sınavla devlet yatılı olarak gelmiştik. Okuldaki eğitsel kulüplerin seçimleri bile çok şiddetli geçiyordu. Bir tarafta Yeniden Millî Mücadeleciler, bir taraftan Akıncılar, MTTB’liler mücadele ediyor, okulda adam kazanma çalışması yapıyor, bizleri oradan oraya sürüklemeye çalışıyorlardı.

Böyle bir dönemde Sayın Mustafa Sıddık Uslu tam bir yönetici, denge ve uzlaşma sağlayan Ensar ruhlu bir insandı. Hadis derslerimize geliyordu ve bizlere ezberlettiği hadisler her zaman istikamet gösteren, sağduyu geliştiren seçmelerdi. Onun o zamanlar ne yapmak istediğini şimdilerde çok daha iyi anlıyoruz. O her şeyden önce örnek bir Müslüman olmuştur. Şimdi bakıyorum da oğlunu, torunlarını ne kadar güzel yetiştirdiğini görüyorum. İmam hatipli demek, sağduyulu, vatanını, milletini seven, vatanına ve milletine hizmet etmeyi dava edinmiş gönül insanı demektir. Onun için de kimin ne dediğine değil, nasıl yaşadığına, ne kadar örnek olabildiğine bakılmalı sanırım.

Bugün de ülkemiz ve dünyamız önemli sıkıntılarla imtihan olmaktadır. Böyle dönemlerde sağlıklı düşünmek ve insanları doğru yönlendirebilmek için bilgiyle, ferasetle donanmak gerektiği öne çıkıyor. Çünkü çoğu zaman çok doğru argümanlar çok yanlış amaçlar için kullanılabilmektedir. Onun için gerek Kur’an’ı anlama konusunda gerekse İslam’ı doğru anlamak konusunda çok iyi yetişmek, kafaları bir yerlere ipotek etmemek gerekiyor. Bu ise o kadar kolay değildir. Genellikle içinde bulunduğumuz sosyal çevreler insanı akredite saymak için bağlılık gözetirler. Yaşadıklarımız gösteriyor ki körü körüne bir yerlere bağlanmak insanların entelektüel düzeylerini artırmak şöyle dursun köreltmektedir. Hiçbir tarafa kayıtsız şartsız bağlanmadan, sırf kendiniz olmak istediğinizde de yalnızlaşıyor, ortada kalıyorsunuz. Bu ise ağır bir bedel olabilmektedir. Çoğu zaman başlar ayak, ayaklar baş olmaktadır.

Bu durum dünyamızda ve insanlık hayatımızda yeni bir durum değildir. Bu hep böyle olagelmiştir. Tarihe baktığımızda, yaşadıkları devirlerde saldırılara, sataşmalara, tacizlere maruz kalmış nice değerli insanlar görürüz. Kaypak, yalaka, her devrin ve her şartın insanı tipler bu tutumlarının karşılığını peşin aldıkları için kârlı görülebilirler; ama uzun vadede duruşu sağlam, müstakim insanların değeri zamanla daha iyi anlaşılır. Birçokları da değerlerinin anlaşıldığını göremeden bu dünyadan göçer giderler. Asıl değeri bilinmesi gereken, takdir edilmesi gereken, taltif edilmesi gereken, örnek alınması gereken, örnek gösterilmesi gerekenler onlardır. Sayın Mustafa Sıddık Uslu benim için böyle bir değere sahip, eli öpülesi bir insandır. Onu kırk yıl sonra tekrar dünya gözüyle görmüş olmak, sohbetini dinlemiş olmak, elini öpmüş olmak bizim için müstesna bir olay olmuştur. Kendisine Allah’tan sağlıklı, hayırlı uzun ömürler diliyoruz.

Açık ve güneşli olmasına karşın soğuk bir havada yorucu bir gezinti yaptıktan sonra hocamızın evine döndük. Akşam namazını cemaatle kıldık. Ömer Süha Hoca ve hocamızın torunları masayı donattılar. Önce Kahramanmaraş’ın yöresel çorbası servis edildi. Mayhoş tadında güzel bir çorbaydı. Ardından etli pilav, patlıcan kebap ve benzeri birbirinden lezzetli yemekler geldi. Yemekten sonra kahveler, çaylar içildi. Sonra dondurmalı baklava ve meyve servisi yapıldı. Sadece içli köfte yenilecekti; ama akşam yemeği mükellef bir ziyafete dönüştü…

Ve artık hocamıza, oğluna ve torunlarına veda etme zamanı gelmişti. Her ayrılık vuslata, her vuslat da yeniden ayrılıklara mahkûm maalesef. Hocamızın elini öperek vedalaştık ve ayrıldık. Arabalara bindik ve yeniden Gaziantep’in yolunu tuttuk.

2010’da yaptığımız Güneydoğu Anadolu Seyahatimizde kaldığımız Uğur Plaza’da yer ayırtmıştık. Varır varmaz odalarımıza çıktık ve rahat yataklarda deliksiz bir uyku çektik. Deliksiz dediysem sözün gelişi. Onca ağır bir yemekten sonra uykunun deliksiz olması da imkânsız tabi. Sabah namazına kalktığımda kıbleyi tayin edebilmek için camdan baktım. Müthiş bir parlament mavisi ve kızıl bir fecir manzarası vardı. Önce bu manzarayı fotoğrafladım. Ve otelin hemen yanı başında yükselen caminin konumundan kıbleyi belirledim ve namazımı kıldım. Namaz bittikten sonra tavandaki kıble gösteren oku fark ettim. Doğru tespit etmişim. Saat dokuz sularında kahvaltımızı yaptık ve otelden ayrıldık.

Bugün Gaziantep’te çarşı Pazar gezip dolaşacağız.

Gaziantep çok güzel, sevimli, insanı çeken bir kentimiz. Herkes işinde gücünde. Bedestenlerde esnafın çoğu kendi yapıyor kendi satıyor. Patlıcan, biber, bamya gibi sebzelerin kurutulmuşları salkım saçak dükkânların önünde asılıyor. Dikkat çeken bir sıklıkta sıkma meyve suyu satıcıları var. Caddeler, sokaklar, her yer insan kaynıyor. Bazı hediyelikler satın aldık. Arada çay kahve molaları yaptık. Şark usulü tefriş edilmiş kahveler insanı kendine çekiyor adeta. Kalabalıkların arasından el arabalarıyla skuderlarıyla oradan oraya eşyalar, sandıklar, paketler taşıyanlar usta manevralarla, kimseye çarpmadan, hızlarını da kesmeden hareket ediyorlar. Mağara Kafe çok ilginç ve şirin bir mekân. Yerin altına doğru oyulmuş mağaraya giriyorsunuz ve önünüze birçok pavyon açılıyor. Her bölüm kahve şeklinde ya da etnografya müzesi olarak düzenlenmiş. Aldıklarımızı otoparka bıraktığımız arabalara götürdük, bagajlara yerleştirdik ve tekrar çarşıya döndük. Cuma namazı vakti de iyice yaklaşmış. Cuma namazını Nuri Mehmet Paşa Camiinde kıldık. Cami Gaziantep’te benzerleri hayli bulunan Selçuklu tarzı, enlemesine geniş, tavanı ahşap, minber ve mihrabı Osmanlı tarzından farklı taş camilerden biri. Cami imamı namaz öncesi güzel bir vaaz yapıyordu. Keyifle dinledik. Hele ezan vakti vaazının sonunda cemaate yaptığı uyarı çok yerindeydi. Özetle kaydedecek olursak; “sevgili cemaatim. Bazı arkadaşlar camimizde fahri müezzinlik yapmaktalar. Bu çok güzel bir şey. Ancak biliyorsunuz toplumumuzda çok farklı meşreplerden insanlar var. Müezzinlik yapanlar kendi meşreb ve mezheblerine göre farklı şeyler yapıyorlar. Bazıları imam selam verdikten sonra tevbe istiğfar yapıyor. Bazıları “salaten tunciyna” duası okuyor. Duanın belli bir yerinde ellerini aşağıya çeviriyor, sonra tekrar düzeltiyor. Bazıları daha farklı şeyler yapıyorlar. Arkadaşlar. Burası kimsenin özel bir mekânı değildir. Diyanet İşleri Başkanlığımız bütün bu uygulamaları değerlendirerek ortak bir uygulama belirlemiştir. Biz ondan ayrılmayalım. Kendiniz özel ibadetinizde istediğinizi yapın; ama burası bütün cemaatin ortak mekânıdır. Burada öyle kafamıza göre uygulama olmaz aziz cemaat…” Bu bizim çok hoşumuza gitti. Vaazında da insanların gerçek hayatlarındaki davranışlarını düzeltmeye ve geliştirmeye yönelik unsurlar ağır basıyordu. Keşke bütün imam hatip ve din görevlilerimiz vaz ve hutbelerinde Müslümanların günlük yaşantılarında, insanlar arası ilişkilerinde, komşuluk hak ve hukukunda daha kaliteli, daha duyarlı olmada, yaşam ve insan kalitelerini yükseltmede gelişmelerine faydalı konulara ağırlık verseler. Yüzlerce hayali huri dağıtarak kimseyi kandıramayacaklarının farkına varsalar demekten kendimizi alamıyoruz.

Cuma namazından sonra arabalarla bir süre şehir turu yaptık ve Kebapçı Abdullah Usta’ya gittik. Kenar bir yerde, gösterişsiz ama geniş bir iç mekânda sekizer kişilik masalarda eski yazlık sinemalarda kullanılan basit ahşap sandalyelerle donatılmış bu lokantada iğne atsan yere düşmez cinsinden bir müşteri kalabalığı var. Sabah otelde açık büfede kahvaltı yaptığımızdan henüz acıkmamıştım. Kebaplar gerçekten nefisti. Her zaman olduğu gibi gene fazla kaçırmış oldum. Oradan yarıldık, Hacı Usta’nın ikinci dükkânından Gaziantep Baklava ve Antep Fıstığı ihtiyacımızı gördük. Artık alacak verecek kalmadı. Caddelerde dolaştık, sıkma meyve suyu mekânında nar suyu, atom içtik, akşam namazını Hacı Usta’nın bitişiğindeki camide kıldık. Gaziantep Savunmasında şehit düşenler anıtını ziyaret ettik. Hacı Usta’ya döndük. Birer porsiyon baklava ile finali yaptık, vedalaştık ve havalimanına gitmek üzere ayrıldık.

Uçağımızda gecikme yoktu. On beş dakikalık bir normal gecikmeyle uçak havalandı. Saat yirmi iki otuz gibi Sabiha Gökçen’e indik. Gece yarısını geçe de evlerimize vardık.

Hayatımızdaki farklı olaylar ömrümüzü uzatıyor, inanın. Bana bu iki gün çok uzun bir zaman gibi geldi. Çok yerler gezdik, çok insanlarla tanıştık, sohbet ettik. Hocamızı ziyaret ettik. Alışveriş yaptık, yedik içtik…

Bu seyahatte en çok Eren, İbrahim ve Ömer yoruldu; ama inanıyorum ki onlar için çok güzel bir çocukluk hatırası oldu. Kim bilebilir onların neler hissettiklerini. Uçağın ilk kalkışında, inişinde, yorucu gezilerimiz ve yürüyüşlerimizde? Onların neler hissettiklerini anlayabilmek için kendi çocukluğumuzu anımsamamız lazım sanırım. Kendi çocukluğumuzsa artık çok uzaklarda kaldı. Metin Pay, Rıdvan Turan, Vahap Pay, Enes Pay… Her biri de çok iyi birer yol arkadaşı. İnsan insanı en iyi yolculukta, bir de alışverişte tanırmış. Sanırım bizler, her birimiz iyi birer yol arkadaşıyız. Yaşadıkça, ömrüm oldukça gezmek ve görmek istediğim en önemli yer benim güzel ülkem. Ömrüm oldukça, fırsat buldukça hep yalnız ve güzel ülkemi gezmek, onun güzelliklerini, nimetlerini tanımak ve tatmak isterim.

Hayri Bostan

30.01.2016 Cumartesi

Galeri (12 görsel)

Eğitimci Yazar Hayri Bostan Gaziantep ve Kahramanmaraş Gezi Yazısı
Eğitimci Yazar Hayri Bostan Gaziantep ve Kahramanmaraş Gezi Yazısı
Eğitimci Yazar Hayri Bostan Gaziantep ve Kahramanmaraş Gezi Yazısı
Eğitimci Yazar Hayri Bostan Gaziantep ve Kahramanmaraş Gezi Yazısı
Eğitimci Yazar Hayri Bostan Gaziantep ve Kahramanmaraş Gezi Yazısı
Eğitimci Yazar Hayri Bostan Gaziantep ve Kahramanmaraş Gezi Yazısı
Eğitimci Yazar Hayri Bostan Gaziantep ve Kahramanmaraş Gezi Yazısı
Eğitimci Yazar Hayri Bostan Gaziantep ve Kahramanmaraş Gezi Yazısı
Eğitimci Yazar Hayri Bostan Gaziantep ve Kahramanmaraş Gezi Yazısı
Eğitimci Yazar Hayri Bostan Gaziantep ve Kahramanmaraş Gezi Yazısı
Eğitimci Yazar Hayri Bostan Gaziantep ve Kahramanmaraş Gezi Yazısı
Eğitimci Yazar Hayri Bostan Gaziantep ve Kahramanmaraş Gezi Yazısı

Yorumlar (0)

Yorum Yap

Yorumunuz onay sonrası yayınlanacaktır.

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yap!

İlgili Haberler

avrasyaninsesi.com, deneyiminizi geliştirmek için çerezler kullanmaktadır. Çerez kullanımına ilişkin detaylı bilgiye Çerez Politikası sayfamızdan ulaşabilirsiniz. Devam ederek çerez kullanımını kabul etmiş sayılırsınız.

Detay